| ZIPKINCI
Üyelik tarihi: 21-08-2006 Nerden: İzmir
Mesajlar: 1.083
| Irak Türkmen Türklerinin Kimlik Meselesi Bu gün kanayan bir yara şeklinde yanı başımızda duran Irak, her gün değişen iç dinamiği ile yüzyılımızda yeniden şekillenen bir coğrafya parçasıdır. Burada yer alan etnik ve dini unsurların çeşitliliği problemlerin çözümünü zora sokmaktadır. Duyarsız kalmamızın pek çok nedenle imkansız olduğu bu coğrafyada yaşayan soydaşlarımıza “Türkmen” denmektedir. Biz bu incelememizde Irak Türkmen Türklerinin tarihinden yola çıkarak kaderleri ve bu açıdan bakıldığında kimlikleri hakkında görüşlerimizi sunmaya çalışacağız. Türklerin Irak’a Girişleri: “Gruplar hâlinde değişik zamanlarda Irak’a gelen Türklerin bu bölgeye yerleşmeleri uzun vâdeli olmuştur”(Mustafa Cevad, 1946: 69) İlk Türk grubun Irak’a giriş tarihleri, milattan sonra 647 yılına kadar uzanmaktadır. Önceleri bölgede askeri koloni olarak varlık gösteren Türkler, daha sonra hilafet merkezini ve halifeyi korumakla görevlendirilmişlerdir. Bu arada harici tesirlere karşı kültürlerini muhafazada büyük gayret sarf etmişler, hattâ yeni kurdukları köy ve mahallelere kendi adlarını vermişlerdir. Meselâ İtahiyye Türk kumandanı İtah’ın adını taşımaktadır (Mustafa Cevad,1946: 63-64) Ayrıca Samarra şehri de aynı nedenle inşa edilerek Türk kolonisinin Araplarla karışmadan çoğalmalarını sağlamak amaçlanmıştır. M.945 yılında Bağdat’ın Büveyhiler tarafından işgalli Türklerin kuvvet ve kudretini bir dereceye kadar zayıflattı ise de Irak’taki sayıları belli bir yekuna vardığı için yinede siyasi tesirleri bulunmakta idi. Mu’izzu’d-Devle’nin ordusunun çoğunluğu Türk idi(Mustafa Cevad,1947:s.279) Halifelerin Türk Hassa ordusunda genellikle babaların yerine oğulları değil, Türk ilinden yeni gelenlerin olduğunu görmekteyiz. Bundan dolayı Türk Hassa ordusu daima kuvvet ve kudretini muhafaza etmiştir.(Faruk Sümer, 1959: s.9) Bağdat’ın Selçukluların hakimiyetine girmesinden sonra yoğun biçimde yeni Türk dalgaları Irak’a gelerek yerleşmiş ve bir çok Türk emirliği kurulmuştur Meselâ Atabeyler Musul’da, Zeyneddin Küçük Erbil’de, Kıpçak (Kıfcaklar) ise Kerkük’te teessüs etmiştir. (Mustafa Cevad,1947: 280-281) Bu devirde Türkmen grupları büyük illerden başka yine ona dahil bazı Türk topluluklardan ibaretti. Bu küçük topluluklar Trablusşam, Şam, Musul ve Kerkük bölgesinde sakin idiler (Faruk Sümer, 1952: 514-515) Cengiz Han’ın önünden kaçan Harzem Şah’ın ordusundan kalanlar dağılmış ve bozulmuş bir halde bu topraklara geldiler. Bunların arasında Alaaddin’in annesi Türkân Hatun’un aşireti olan Oymak aşireti de bulunmaktaydı. Bayat (Beyavut) ise bu aşiretin bir şubesidir. Bu gün Dakuk, Karatepe ve civarındaki bölgelerde bulunan ve bütün adlarını Harzemşahlardan alan Bayat aşiretinin Türkan Hatun’un aşiretinin bir devamı olduğu zannedilmektedir (Faruk Sümer,1959:11) Moğolların (M.1258) Irak’a girmesinin ardından Türk nüfusu daha da güçlenmiştir. 14’üncü yüzyılda Irak’taki etnik dokunun Türklerden yana bir görünüş kazandığı ve egemen topluluğun Türkler olduğu bilinmektedir. Celayirliler zamanında Bağdat, Türk kültürünün önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Irak, 1534'te Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı topraklarına katılır. Bir süre yeniden Safeviler'in eline geçen bölge, 1638 yılında Sultan Dördüncü Murad tarafından geri alınır. Bu dönemde bölgeye Anadolu'dan yeni Türk boyları getirilir. Aslen Merağa Azerbaycan Türklerinden olan Irak Türklerinin bir kısmı da (1524-1575) tarihlerinde Şah İsmail tarafından Irak’a yerleştirilmiş, bu arada Nadir Şah’ın (1447-1730) tarihlerinde Azerbaycan Türklerinden bazılarının Irak’a geçmelerinde büyük rolü olduğu görülmüştür.(Mustafa Cevad,1947: 284) Irak Türkleri, Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna değin Osmanlı çatısı altında yaşarlar. Irak Krallığı'nın kuruluşuna kadar bölge kesintisiz olarak Türk kültür sahası içinde yer alır. Osmanlı İmparatorluğundan Sonra Irakta Türkmenler Misak-ı Milli sınırlarımıza dahil olduğu halde Türkiye Cumhuriyeti sınırlarımıza alamadığımız bölgelerin başında Musul gelmektedir. Misak-ı Milli’nin 1. maddesinde “30 Ekim Mütarekesine göre düşman işgali altında kalan Arapça konuşulan yerler halkının kaderi, bunların hür olarak verecekleri reylere göre belirlenmesi gerekir. Mütareke çizgisinin içinde ve dışında kalan bu yerlerin İslam ve sayıca bir olan Osmanlı çokluğunun oturduğu bölgelerin hepsi, hüküm ve fiil bakımından Anayurttan hiçbir sebeple ayrılamaz”(Atatürk’ün Milli Dış Politikası,1992:132-133) denmekteydi. Nitekim Atatürk 1 Mayıs 1920’de yaptığı Meclis konuşmasında: “Hep kabul ettiğimiz gibi esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken Hudud-u Milliyemiz İskenderun cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak Musul’u Süleymaniye’yi Kerkük’ü ihtiva eder” demekteydi. Ankara Milli Mücadele döneminde bütün kuvvetlerini Anadolu’daki isyanları bastırma ve Yunan kuvvetini atma hareketine sevk ettiğinden, Musul’a gereken ilgi gösterilmeyip yardım edilememiştir. Türkiye Musul ve Kerkük meselesini bir hukuk savaşı ile çözümlemek istemiştir. 1.Lozan konferansında en çetin tartışmalar 23 Ocak 1923 tarihinde Musul üzerindeki görüşmelerde yapılmıştır. İsmet Paşa bu görüşmelerde Musul’un haksız yere işgal edildiğini, Musul-Kerkük’ün ırki siyasi, iktisadi, coğrafi açıdan Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve gerekirse bölgede plebisit yapılabileceğini savunmuştur. Bu tartışmaların sonucunda mesele 1.Lozan konferansında halledilememiş, 2.Lozan görüşmeleri sırasında takip edilecek strateji hakkında Mustafa Kemal şunları söylemiştir: “Musul meselesinin hallini muharebeye girmemek için bir sene sonraya talik etmek demek, ondan sarf-ı nazar etmek değildir. Belki bunun istihsali için daha kuvvetli olabileceğimiz bir zamana intizardır. Bu gün sulh yaparız bir ay sonra iki ay sonra Musul meselesini halletmeye kıyam ederiz. Fakat bu gün Musul meselesini halletmek istediğimiz vakit yalnız İngiliz değil, Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır. Yalnız karşı karşıya kaldığımız zaman İngilizlerle karşı karşıya kalacağız ve yalnız olarak İngilizlerle karşılaşacağız”(Kazım Öztürk,1986:725) Atatürk’ün sözleri gayet açıktır. Konuyu diplomatik yollarla halletmek gerekliydi! Yine 23 Nisan 1923’te başlayan 2.Lozan görüşmelerinde de sonuç alınamamış, meselenin Cemiyet-i Akvam’a götürülmesi kararlaştırılmıştır. Mesele 19 Mayıs-5Haziran 1924 tarihleri arasında toplanan Haliç Konferansında yeniden ele alınmıştır. İngilizler anlaşma taraftarı olmadıkları gibi Hakkari’yi de talep etmişlerdir. Hatta Mardin dağlarındaki Nasturileri silahlandırarak isyan ettirdiler. İngilizler Türkiye’yi bu olayla meşgul etmek ve Musul meselesinden alıkoymak maksadını takip ediyordu (Kazım Mısıroğlu,1985:119) Cemiyet-i Akvam statükonun bozulmamasını ve Musul halkının isteklerini tespit için 30 Eylül 1924’de bir komisyon kurulmasını kararlaştırdı. Konsey kararını Türkiye aleyhine verdi. 5 Haziran 1926 yılında İngiltere- Türkiye ikili antlaşmasıyla sınır olarak Brüksel’de çizilen hat kabul edilecekti. Irak Hükümeti Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Türkiye’ye 25 yıl süre ile petrolden alacağı aidatın %10’unu verecekti. Daha sonra 1926 Antlaşmasında ek notlarda öngörülen esasa uygun olarak, Türkiye 500.000 İngiliz lirası karşılığında petrol hakkından feragat etmiştir.( Mehmet Gönlübol-Cem Sar,1976:70) Türkmenler olan bitenlerin farkında olarak şu atasözünü söylerler: “Deryada büyük balık küçük balığı yese, İngilizin parmağı vardır!” Kerkük’ün Arap yönetimi altına girmesi üzerine Irak’ın değişik yönetimleri diğer Türkmen bölgelerinde olduğu gibi Kerkük’ün de demografik yapısını değiştirmeye çalışmışlardır. Böylece Türkmenler Irak’taki konumlarını ve demografik ağırlıklarını aşama aşama kaybetmeye başladılar. Irak’ta kurulan değişik iktidarlar boyunca sürekli asli unsur sayılma mücadelesi vermek zorunda kalan Türkmenler bu gün de aynı mücadeleyi verme çabası içindedirler. Türkmenlerin Irak’ta gereken siyasi rollerini alamamalarının nedenlerinden biri de Türkmenlerin en önemli yerleşim birimlerinden olan Kerkük’te Türkmenlerin aleyhine gelişen olaylardır. Kerkük’teki Türkmenler, Irak Devletinin kurulmasıyla başlayan kraliyet döneminde 1924’te ve 1946’da “Gavur Bağı” olarak bilinen katliamlara uğramışlardır. “Bu olaylar Türkmen toplumunda olumsuz etkilere yol açarak Türkmenlerin siyasi yalnızlığa itilmelerine ve içe kapanmalarına neden olmuştur” (Mazin Hasan-Soran Şükür,2004:18) 1937 yılında Sâadâbâd Patkı vesilesiyle Kerkük’ü ziyaret eden Türk Hariciye Vekili Tevfik Rüştü başkanlığındaki Türk heyeti, halk tarafından coşkun bir tezahüratla karşılanmış, protokol allak bullak olmuş, heyetin bindiği arabalar omuzlarda taşınmış, ağlamalar, feryatlar Kerkük semalarını çınlatmıştı. Bu manzara Irak makamlarını ürkütmüş, bu tarihten sonra Türkiye’den gelen hiçbir heyeti Kerkük’e sokmamışlardı. Bu arada da yüzlerce Türk aydını Kerkük’ten Irak’ın güneyine sürülmüş, Türk gazetelerinin Irak’a sokulması yasaklanmıştı. Bu baskı ve sürgünler 1941 ve 1946 yıllarında tekrarlanmıştı.(Enver Yakuboğlu,19-20) Irak Kraliyet rejiminin 1958 yılında Albay Abdülkerim Kasım’ın gerçekleştirdiği darbeyle sona ermesinden sonra Türkmenler kaybettikleri siyasi rolü tekrar kazanmak konusunda bilinçlenmeye başlamışlardı ancak 1959’da Kerkük’te Türkmenlere karşı işlenen katliam, ağır bir darbe olmuş, bu olaylar Türkmenlerin şehirdeki rolünü kısıtlama ve ağırlıklarını zayıflatmayı hedeflemiştir. Dikkat çeken bir nokta ise Türkmenlerin siyasi rolünü etkileyen olayların genelde Kerkük’te cereyan etmesidir. 1963’ten 1968’e kadar devam eden Arif Kardeşler döneminde Türkmenlere kısmi olarak kültür ve sanat faaliyetlerinde bulunma izni verildiyse de pratikte fazla bir şey değişmemiştir. Aslında kimi zaman serbestlik tanınıyor gibi yapılarak Türkmenlerin en değerli ve lider rolü üstlenebilecek kabiliyetteki insanlarının ortaya çıkması sağlanmış daha sonra bu insanlar kolayca tutuklanmış ya da idam edilmiştir! Baas rejimiyle birlikte planlı olarak Türkmen yerleşim birimlerinin demografik yapısı değiştirilmeye başlanmıştır. Hatta Kerkük’ün adı değiştirilerek “El-Temim” yapılmıştır. 20 Ekim 1981’de 1391 no’lu karar ile Türkmenlerin güney illerine tehcir edilmeleri kararlaştırılmıştır. 27 Eylül 1984 tarihinde 1081 no’lu karar ile Türkmenlerin arazilerinin istimlak edilerek güneyden getirilen Araplara dağıtılması sağlanmıştır. (Bu istimlak hadisesine uğrayanlardan biri de benim eşimin ailesidir. Türkmenlerin çok yoğun yerleştiği Tisin mahallesinde bir çok Türkmen gibi bizim de evimiz yol geçecek bahanesiyle alınmış daha sonra Araplara verilmiştir. Son gittiğimde bu evin resimlerini çekip evin kapısını çaldık. İçecek su istedik. Kapıyı açanlar Kürttü. Ne dediğimizi anladıkları halde Kürtçe konuşmakta ısrar ettiler.)  Debbağ Samet Bayraktar’ın Tisin’deki yol geçecek bahanesi ile elinden alınan ve Araplara verilen evi (2004 Eylül) Yine aynı konseyin 8 Nisan 1984 tarih ve 418 sayılı kararı ile ve 11 Eylül 1989 tarih ve 434 sayılı kararı ile Kerkük’te Türkmenlerin gayrimenkul satın almaları yasaklanmıştır (www. kerkukfeneri.com) Türkçe eğitim yapan okullar Arapça olmuştur. Tamamı Türkmenlere ait olan bölge, semt pazar ve camilerin adları değiştirilmiştir. Kerkük’e bağlı olan köy ve nahiyelerin adları da değiştirilmiş, bu doğrultuda Kerkük’ün diğer Türkmen bölgeleri ile olan bağlarının koparılması amacıyla Kerkük’e bağlı Tuzhurmatu kazası Salahattin Şehrine, Kifri kazası Diyala şehrine ve Altınköprü nahiyesi Erbil’e Çemçemal nahiyesi de Süleymaniye’ye bağlanmıştır. Böylece Kerkük’ün yüzölçümü 19.543 km2 den 9.426.km2 düşmüştür. Ayrıca Irak’ın orta ve güney kesimlerinden getirilen Arap aileleri Kerkük’e yerleştirilmiştir. Genel olarak bütün Irak yönetimleri Kerkük’ün Araplaştırılmasına çalışmış, Baas yönetiminde de bu zirveye çıkmıştır. 1927’de Kerkük’te petrolün bulunması Arap yönetimlerinin Kerkük politikasının temelinin oluşturmaktadır. Şu anki Kürt gruplarının Kerkük politikası da aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bölgedeki ilk Arap yerleşimi güneybatıdaki Haviçe sulama projesiyle başlamıştır; Kerkük’te ekonomik durumun gelişmesi ve işgücü ihtiyacından dolayı başlayan göç dalgaları Kerkük’teki sosyal ve etnik durumun Türkmenlerin aleyhine gelişmesine neden olmuştur. Hasan Özmen’in “Irak’ta Türkmenler ve İnsan Hakları” adlı kitabında; “1960’lara kadar Türkmenlerin Kerkük’te nüfusun yüzde 95’ini oluşturduğunu, ancak bu oranın son dönemlerde yüzde 75’e kadar düştüğünü” belirtmektedir. Değişik nedenlerle Kerkük’e olan göç nedeniyle Kerkük’te ilk Kürt semti Şorca inşa edilmiştir. (Her şeye rağmen Şorca Kürtleri ile Türkmenlerin büyük çaplı bir sorunu da yoktur. Hepsi Türkmence konuşabilen bu semtin insanları Türkmenlerin yapmadıkları ayakkabı boyacılığı, meşrubatçılık gibi işleri yapıyorlardı. 2003 Eylülünde gittiğim Kerkük’te bu semtin bıyığı terlememiş gençleri polis teşkilatına alınmış, araçların kontrolünü sağlamakla görevli idiler. Kıyafetleri de şalvarlı idi. Bir yıl sonra 2004 sonbaharında ise polis resmi elbiselerine kavuşmuş olarak buldum. Tanıdık olanları araçları durdurduklarında hatır sayıyor, selamlaşıyorlardı ) Kerkük’te Türkmen ve diğer etnik gruplar arasında herhangi bir rekabet yaşanmamasına rağmen Türkmenlere karşı gerçekleştirilen 1959 katliamından sonra ilişkiler bozulmaya başlamıştır. Kerkük’teki olayları yaşayan biri olarak Aziz Kadir Samancı: “Kerkük’te Türkmen ve Kürtlerin ilişkisinin 1950’li yılların ilk yarısına kadar normal olduğunu, bu dönemde evlilik yoluyla ilişkilerin pekiştirildiğini bildirmektedir. (1999: 93-141) Bu katliamı bizzat yaşayanlardan biri de benim kayınpederim Samet Bayraktardır. Ondan duyduğuma göre evden elleri bağlı olarak götürülenlerden birisi de kendisidir. İki gözü de kör olan kardeşini de tutuklamışlar, ayaklar altında ezilmemesi için kilometrelerce dişleri ile gömleğinden yakalayıp önü sıra taşımıştır. O güne kadar tabakhanesi olan Samet Bayraktar-debbağ diye anılması da bu sebepledir- tabakhanesinin yakılıp yağmalanması sonucu mal varlığını tamamen kaybetmiştir. Türkiye’nin bu katliam sonucunda takındığı tavır da ilginçtir: Olayları o zamanın demirperde ülkeleri sevinçle Batı ülkeleri kınayarak verirken Türkiye radyolarında haber şu şekilde verilmişti: “Kerkük’te vuku bulan olaylarda İngiliz kolonisinin bir zarar görmediği bildirilmektedir!” Türkiye’nin bu ilgisizliği Irak Türklerinin de serzenişlerine sebep olmuştur: “Bizi öldüren düşman kurşunu değil ve fakat Türkiye’nin sükutudur”(Enver Yakuboğlu,:36) İkinci körfez Savaşından sonra Kuzey Irak’ın bir bölümünün Irak rejiminin elinden çıkmasına rağmen Kerkük merkezi yönetimin kontrolünde kaldı. Telafer 36. paralelin üstünde olmasına rağmen halkının tamamı Türkmen olduğu için Saddam’a bırakıldı. Buna karşılık Süleymeniye ve Erbil Kürt nüfusları nedeniyle Saddam’dan uzak tutulup Kürdistan oluşturuldu. Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı hep gündemde tutulurken, aynı hakka Türkmenlerin de sahip olduğu hep göz ardı edildi! Araplaştırma politikasının pervasızca sürdürüldüğü bu dönemde Türkmenler Kerkük’ten büyük ölçüde göç ettirilmiş ve yerlerine Irak’ın orta ve güney kesimlerinden getirilen Arap aileleri yerleştirilmiştir. 9 Nisan 2003’te bu yönetimin devrilmesinin ardından şehri kontrol eden Kürt grupları bu defa aynı hızla Kürtleştirmeyi sürdürmeye başlamışlardır. İkinci körfez savaşından beri Kürt grupların izledikleri politikalara bağlı olarak Türkiye’nin bu gruplarla ilişkileri dalgalı olmuş, Irak’a karşı savaşın kesinleştiği günlerden itibaren ilişkiler yol ayırımına girmiştir. Kürt grupları artık Türkiye’ye ihtiyaçları olmadığı izlenimini vermişlerdir. Savaşın başlaması ile birlikte Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi Irak Kürtlerini en fazla tedirgin eden konulardan biriydi. Türkiye’nin her türlü müdahalesi Kürtler tarafından kesin bir şekilde reddedilmiş ve Türkiye’nin politikası “emperyalist” olarak nitelendirilmiştir. Türkiye ise, Türkmenlere karşı istenmeyen bir hareketin gerçekleşmesi, Kürtlerin Musul veya Kerkük’e girmeleri veya bağımsız bir Kürt devletinin kurulması durumunda Kuzey Irak’a müdahale edeceğini bildirmiştir. (Kürtler Kerkük’e, Tuzhurmatı, Tazehurmatı, Davuk ve Telafer gibi Türk şehirlerine ve Musul’a hakim değiller Bizi Habur’dan alıp Kerkük’e götürmesi gereken şoförler Musul’a girmeye korktukları için dağ yollarından, Dakuk üzerinden yolu da beş saat uzatarak gittiler- Eylül 2004)
Yrd.Doç.Dr.Fatma Sibel BAYRAKTAR
__________________ Avına olan saygın,kendine olan saygını gösterir.
Volkan İNCE 1977 MANİSA/İZMİR |