| ZIPKINCI
Üyelik tarihi: 02-07-2006 Nerden: İZMİR
Mesajlar: 114
| Nike LÜTFEN SONUNA KADAR OKUYUN!!!!
Phil Knight, okul takımında uzun mesafe koşan bir atlettir ama öyle dişe dokunur bir rekor kıramaz. Neden diye soranlara “tesis yok malzeme yok” der, kabahati hep ayakkabılarında arar.
Stanford Üniversitesinde master yaparken, “Japonya’da ayakkabı imal ettirip Amerika’da satmak” gibi bir konu üzerine kafa yorar.
Phil mezun olur ama mevzudan kopmaz, eski antrenörü Bill Bowerman’ı da ayartıp iş âlemine yelken açar.
Mr. Bill zaten yıllardır el yapımı bir ayakkabı üretmeye çalışmaktadır, bu konuda enteresan çalışmaları vardır. Mesela tost makinesine kauçuk döküp dondurmaya kalkmış pek de başarılı olamamıştır. İki ortak 500’er dolar vererek el sıkışır ve “Blue Ribbon Sports”u kurarlar (1964).
Phil, Bill’in tasarladığı ayakkabıları, Ontsuka Tiger Co. Adlı bir Japon firmasına ürettirir ve master tezinin “gereğini” yapar.
Logo 35 dolara
1971’de daha çarpıcı bir marka üzerinde fikir sivriltir ve “Nike” (eski bir Yunan tanrıçası) isminde karar kılarlar. Üniversiteli bir kızcağıza 35 dolar verip, ünlü “swoosh” logosunu yaptırırlar. Doğrusunu isterseniz kancaya benzeyen basit eğriliği beğenmezler ama bir 35 dolar daha vermeyi göze alamazlar. O hazzetmedikleri logo Coca-Cola şişesinden sonra dünyanın en bilinen simgesi haline gelir, gençlerin rüyasını süslemeye başlar.
Dönelim geriye... Phil, Asya’da çok daha ucuza ayakkabı ürettirebileceği firmaların varlığını öğrenince Onisuka Tiger’la yolları ayırır (1972). Zaten ona göre önemli olan imalat değil, tasarım ve pazarlamadır.
NIKE 1970-80 arasında birçok yeniliğe öncülük yapar. 80-81-82-83 ve 84 yıllarında (her yıl) % 44 büyüyen NIKE, ne yazık ki aerobik piyasasındaki hareketlenmeyi yakalayamaz. Pazar liderliğini Reebok’a kaptırır, hisse senetleri sürünmeye başlar. İki yıl içinde kârı % 80 erir, firma içi koordinasyon zayıflar. Düşünün 22 milyon çift ayakkabı depolarda kalır, ellerindeki malı çıkarana kadar göbekleri çatlar. O günlerde hangi taşı kaldırsalar altından Reebok çıkar. Hatta rakipleri Asya’daki atölyeleri de bağlar, soluk soluğa mal yaptırırlar.
Yeniden yapılanma
Phil Knight, “merkezi yönetimin getirdiği ataletten” kurtulmaları gerektiğini anlar. Küçük küçük takımlara ayrılır, ufak tefek işlere odaklanırlar. Ardından dikkat çekici reklam kampanyaları ile hücuma kalkarlar.
Bu kez Michael Jordan gibi ünlüleri kullanır ve n’apar yapar NIKE’ın “teknolojik bir ürün” olduğunu anlatırlar. ABD gettolarında sokak basketbolu oynayan itilmiş zenciler NIKE giyiverince NBA’da oynayacaklarını sanır, bu uğurda gasp, soygun, kapkaç yaparlar.
NIKE havalı tabanı ile spor ayakkabı endüstrisinde çığır açar. Hele “Just do it” (sadece yap) sloganı çok tutar. O hızla deri ürünler imal eden “Cole Haan” şirketini satın alır, normal ayakkabıları da spor tabanlarla donatırlar. Sağda solda NikeTown’lar yükselir, mağazaları doldurmak için golf, hokey, basket malzemeleri, kep, tişört, sandalet işine atlar, kemerden, saata, şorttan cüzdana, her sorulanı bulundururlar.
Şak şak şak... ne güzel di mi? Kutluyoruz efendim.. Şimdi bakalım madalyonun arka tarafına.
Üretim asla...
“Yap sat dert al, al sat para kazan” derler ya Phil (havalı taban tesisi hariç) ısrarla üreticilikten kaçar. Malları Kore, Tayvan, Vietnam, Çin, Tayland, Malezya, Endonezya, Kamboçya, gibi ülkelerde yaptırır, hem ucuz işgücünden yararlanır, hem de peşin para kullanmaz. Garipler çek senet ne bulurlarsa alır, takside, vadeye ses çıkarmazlar.
Ha bu arada işi kapıp, ileride rakip olurlar mı?
Zor... Zira gençler kaliteden ziyade “etiket” arar, markayla imaj yaptıklarına sanırlar. Hoşlarına gitse bile duyulmadık ürüne mesafeli dururlar.
NIKE tam 110 ülkeye yayılır, sınırlar ötesinde elini kolunu sallar. Gelgelelim AB ve NAFTA Doğu mallarına “kota” koyar, duvarları yükseltip firmalarını emniyete alırlar.
Nayklarım ha!
Uzak Doğulu imalatçılar daha ziyade serbest bölgelerde konuşlanır, pis, havasız, ışıksız binalara sokulurlar. NIKE taşeronları özellikle kadın ve çocuk çalıştırır, zira bayanlar daha muti olur, baskılara ses çıkarmazlar. Aracılar keyflerince bir düzen kurar, merhameti rafa kaldırırlar. Mesela Vietnam fabrikasında 56 kadın işçiyi (kıyafetlerini beğenmedikleri için) o sarı sıcakta fabrika çevresinde koşmaya zorlar, onlarcasını bayıltırlar. Yine bir dikiş hatası yüzünden onbeş kadını ayakkabılarla döver kafalarına kafalarına vururlar. Biliyor musunuz Asyalılar bu dayak şekline hâlâ “nayklamak” diyorlar.
Hakaret ve cinsel taciz sıradan hadiselerdir, şikayetçiler muhatap bile bulamaz...
Spor gibi bir konuda üretim yapan NIKE’a çevrecilik çok yakışır, ancak firmanın Asyalı taşeronları insana ve tabiata saygısızdırlar. Düşünün Vietnam fabrikalarında çalışan kadınlar tehlikeli eşiğin “177 katı” toluene maruz kalırlar (Kasım 1997, New York Times). Bu zehir, böbrekleri, ciğerleri ve merkezî sinir sistemini perişan eder, doğum hastalıklarına, bebek anomalilerine yol açar. Çin’de yapıştırıcı olarak kullanılan “ABS-514” ise hem uçucu, hem de “uçurucu”dur, zavallıları bağımlı yapar. Kaldı ki NIKE’ın Endonezya fabrikalarında 12-13 yaşında kızcağızlar ter döker. Bunlar haftada 70 saat çalışır ama “karınlarını doyuracak” kadar para kazanamazlar.
Çin ve Filipinler’deki işçiler 21-23 yaşında (% 80) bayanlardır. Bunlar defalarca tacize uğrar ses çıkaramazlar.
Saatı 21 kuruşa
Temmuz 1997’de NIKE’ın Çin’deki Wellco fabrikalarında genç kadınların saati 16 cent’e çalıştıkları ve 2 ila 4 saat fazla mesaiye zorlandıkları tespit edilir. Nisan 1997’de 10 bin Endonezyalı işçi sokağa çıkar. NIKE onları tehdit eder, açıktan açığa “hesabınıza uyarsa” kartını oynar.
Firma, zaman zaman ABD ve Kanada’da protesto edilir, hatta gençler (Victoria Üniversitesi’nde) bir koşu düzenlerler. Yarışa katılanlardan Vietnam’daki bir NIKE işçisinin ortalama günlük ücretini alır (1.60 dolar), kazanana da Endonezya’daki bir NIKE işçisinin ortalama günlük ücretini (3.20 dolar) sunarlar
Ancak ABD polisi bundan hoşlanmaz, 17 Ekim’de Eugene Oregon’da gerçekleşen anti-NIKE gösterilerine katılan bir gencin evini basar. Ailesine silah doğrultur, babasını kelepçeleyip götürür, annesinin “cadılar bayramı”nda giydiği kostüme bile el koyar. Evin penceresini söker çalıntı olabilir bahanesiyle çocuğun elbiselerini, bisikletini, hatta duvarlardaki posterlerini karakola taşırlar.
“Neler oluyor” diye soran komşulara “uyuşturucu laboratuvarı bulduklarından” söz açarlar.
Çalışan fukara
Günümüzde, biri Beavorton (Oregon) diğeri de Hilversum (Hollanda) olmak özere iki ana karargâhı olan firma, diğer giyecekleri de fukaralara yaptırır. ABD, hemen hemen bütün üretici ülkelere kota uyguladığı için, içlerinden biri kota sınıra yaklaşınca, diğerine geçer “sen bırak, sen başla” yoluyla daldan dala atlar. Genellikle insan haklarının söz edilmediği devletleri seçer, derneklere, sendikalara bulaşmamaya bakar. Bunun köklü ve disiplinli bir üretim olduğu söylenemese de markakolikler imalat safhalarını umursamaz. Düşünün Vietnam’da bir işçiye günde 1.60 dolar verir (Amerika’da en az 30 misli), ürünü 70-80 dolardan satarlar. İşçiler fazla mesaiye zorlanır, yorulur, tükenir, insanlıktan çıkarlar. Bu paraya adam çalıştırabilmenin yolu baskı ve korkudan geçer ki taşeronlar da bunu yaparlar. Adı geçen imalathanelerin yerleştiği zonlara (serbest bölgelere) devlet karışmaz, vergiden de muaftırlar. Hasılı bir taşla beş kuş vururlar.
Reklama çuvalla
Nike 2001 yılında insan hakları örgütlerinin işçilerin teşkilatlanması için tavsiye ettiği şartları reddeder ama reklama çuvalla para harcar. Sadece Micheal Jordan’a ödenen para ile Endonezya’daki işçilerin ücretlerini iki katına çıkarmak kabildir ama böyle bir şey olmaz. Ardından Davids, Totti, Figo, Ronaldo, Roberto Carlos, Cantona gibi futbolculara para yağdırır. Henüz 18 yaşında bir çaylak olan Le Bron James’le 90 milyon dolarlık, Manchester United’la ise 480 milyon dolarlık bir kontrat yapar. Bu paralar elbette marka tutkunlarının, logo mecnunlarının cebinden çıkar.
Bir reklam filminde Amerikalı koşucu Suzy Favor Hamilton, Freddie karakterine benzeyen maskeli bir kişi tarafından, elektrikli testereyle kovalanır. Tabii, Hamilton ablamız ayağındaki NIKE’ler sayesinde, sapık katilin elinden kurtulur. Bazıları “hayal kırıklığı” olarak görseler de reklam tutar, satışlar patlar.
Evet NIKE rahat, hafif ve estetiktir ancak aldıkları üründe 620 bin işçinin terini, çilesini düşünen müşteriler huzursuz olurlar. NIKE dendi mi akla pis imalathaneler, çocuk işçiler, bıktırıcı mesailer, açlık, sefalet, taciz, gözdağı kısaca “sömürü” gelmeye başlar. Tam “boykot” kelimesi telaffuza başlamışlardır ki firma geri adım atar.
Köşeye sıkışınca
İlk kez 1996’da, Pakistan fabrikasında çalıştırılan çocukların fotoğrafları yayınlanınca köşeye sıkışan Phil Knight, (ABD 6’ncı zengin adamıdır) firmasının “kölelik ölçeğinde ücretlerle, zoraki mesaiyle ve keyfi istismarla anıldığını” itiraftan kaçamaz. “Çalışanların durumunu kesin olarak düzelteceğini” vaat ederse de değişen bir şey olmaz. Bu münakaşalardan sıkılınca kendini emekli eder, yerine paratoner yöneticiler koyar.
NIKE idarecileri küreselleşme alehytarlarına hedef olmaktan korkmaz, ancak “pazar payını kaybetmekten kaygı duyarlar. İster istemez masaya oturur ve iş verdikleri 705 şirketin adını açıklarlar. Bunlar daha ziyade Çin’de (124) ve Tayland’da (73) bulunurlar.
Peki bu şirketler bundan sonra insanlara insanca yaklaşacaklar mı?
Zor. Aynı şartlarda ömür çürütmeye talip milyonlarca işçi olduktan sonra...
Ama Mr. Phil kârından feragat edip de sadece yüzde birini paylaşmayı göze alsa...
ŞİMDİ ONLARCA VEYA YÜZLERCE YTL'YE ALDIĞIMIZ NIKE AYAKKABILARINI ALMAYI TEKRAR DÜŞÜNÜN...
__________________ İZMİR
HAKKI ÖZCAN 30/09/1987 |