| ZIPKINCI
Üyelik tarihi: 23-01-2006 Nerden: İzmir-Antalya-İstanbul
Mesajlar: 323
| Dergiye Yazdığım Yazı :) Atatürkçü Marmaralılar Dergisine yazdığım bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. İnşallah beğenirsiniz. Saygılar.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN 1923'DEN GÜNÜMÜZE EKONOMİ POLİTİKALARI
1923’de ATATÜRK’ün devrimleriyle başlayan cumhuriyetçi kalkınma 1938 yılına dek duraksamaksızın sürmüştür. O üzücü olaydan sonra başa gelen kişilerin çalışmalarına baktığımız zaman, ATATÜRK’ün ilke ve inkılaplarına bağlı olarak süren cumhuriyetçi kalkınmayı devam ettir(e)medikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Bunun nedeni 1938’de Atatürk öldükten sonra onun yerine geçen İsmet İNÖNÜ’nün 1939 Mart’ında milletvekili adaylarının tümünü seçtiği erken genel seçimlerde meclise giren milletvekillerinin ATATÜRK’ün güven duyup uzun yıllar çalıştığı devrimci kadro değil, cumhuriyet devrimlerini kavra(ya)mayıp ATATÜRK’le siyasi çatışma içine giren, Terakkiperver Fırka kurucuları dahil, muhalif milletvekilleriydi.
1938-1950 arası İsmet İNÖNÜ’nün “milli şef”liğiyle geçti. 1950’den sonra (2. Dünya Savaşı sonrası) komünizm tehdidine karşı (Amerika’nın dikte ettirdiği) başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere çeşitli devlet ve kuruluşlarla (IMF gibi) yapılan ikili anlaşmalar sonucu ATATÜRK’ün ilke ve inkılapları tamamen bırakılmış, Amerikan emperyalizminin himayesine girilmiştir. Bunun sonucunda tam bağımsız bir ekonomiyi yitirmenin etkisiyle birçok sektörde gerilemiş bir Türkiye Cumhuriyeti’yle karşılaşırız.
1923’den günümüze kadar ekonomi, sağlık, tarım ve eğitim alanlarının neler geçirdiklerini incelemek için, bunları teker teker ele almamız daha anlaşılır olacaktır.
EKONOMİ
1923’de savaştan çıkan ülkenin sanayisi yok denecek kadar azdı. 1912 yılında iç ticaretle uğraşan 18000 işyerinin ; %49’u Rumlara, %23’ü Ermenilere, %19’u Levantenlere (Avrupa kökenliler) aitken, yalnızca %15’i Türklerindi. Zanaatçı dükkanları da dahil olmak üzere 6500 imalat işyerinin sadece %15’i Türklerindi. İçlerinde doktor, mühendis, tüccar, muhasebecilerinde bulunduğu 5300 serbest meslek sahibinin %14’ü Türk’tü. 43 eczacı içinde hiç Türk yoktu.(1)
İç ve dış ticaret, sanayi, madencilik, mali sermaye kuruluşları ve bankacılık Müslüman ve Türk olmayanların tekelindeydi. İstanbul, İzmir, Trabzon gibi büyük liman kentlerinde ticareti tümüyle azınlıklar denetliyordu. 1922 yılında İstanbul’da; dış ticaretin yalnızca %4’ü, taşımacı şirketlerin yalnızca %3’ü, toptancı mağazaların %15’i Müslümanlara (aralarında Türk olmayanların da bulunduğu) aitti. Batı Anadolu’da bulunan küçük-büyük 3300 imalat işyerinin %73’ü Rumların olup, bu işyerlerinde çalışan 22000 işçi ve ustanın %85’ini azınlıklar oluşturuyordu. Yabancı devlet yetkilileri, azınlıkların ülkeyi terk etmesiyle; Türkiye’de ticari faaliyetlerin duracağına, bankaların çalışmayacağına, hatta Türk makinist olmaması nedeniyle demiryolu ulaşımının yapılamayacağına inanıyorlardı (2).
Evet 1923’de savaştan çıkan bir ülkenin ekonomisi böyleydi. Nasıl oldu da bu duruma düşmüştü Osmanlı İmparatorluğu. Bunun tek bir yanıtı var. 16 Ağustos 1838’de İngiltere ve Belçika’yla imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması (Balta limanı Anlaşması olarak da bilinir)’dır. Bu anlaşma, ülkeyi Avrupa’nın açık pazarı haline getirerek yol açtığı ekonomik çöküşle, Osmanlı İmparatorluğu’nu dağılmaya götürecek süreci başlattı. Ticari ve siyasi ayrıcalıkların (kapitülasyonların) kaldırıldığı Cumhuriyet’e dek, devlet siyasetine yön ve biçim verdi; Tanzimat (düzenleme-yeniden yapılanma), ıslahat (iyileştirme-düzeltme) ya da batılılaşma adına, Osmanlı İmparatorluğu’nu yarı-sömürge haline getirdi. (Bu durumun günümüzle olan benzerliğine dikkatiniz çekmek isterim. Bugünde Avrupa Birliği’yle imzaladığımız Gümrük Birliği Anlaşması 1838’de imzalanan anlaşmaya benzemektedir. AB’nin demokratikleşme, insan haklarına saygılı olma adı altında devletimizin siyasetine yön ve biçim verdiğini görmekteyiz).
ATATÜRK savaştan yeni çıkmış bu devletin kalkınması için toplumsal yapıyla çelişmeyen, ülke gerçeklerine uygun ve dünyayla bütünleşen yeni bir kalkınma yöntemi bulmalıydı. Peki Türk toplumuna acı veren yoksulluk ve gerilikten, “kimseye muhtaç olmadan” hızla kurtulmanın yol ve yöntemi neydi? Bu yöntem nasıl uygulanabilir, nasıl başarılı olabilirdi? Bu tür bir girişimin bir başarı şansı var mıydı? Varsa, neye ve kime dayandırılacaktı?
ATATÜRK tümüyle Türkiye’ye özgü olan kalkınma yöntemi geliştirmiştir ve bu yöntemin temeline de DEVLETÇİLİK ilkesini oturtturmuştur. Bu yöntem özel girişimciliğe yer veren, ancak kapitalist olmayan; devletçiliği öne çıkaran, ancak sosyalist olmayan ya da her ikisi de olan bir ekonomik kalkınma yöntemiydi. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, halkına, kendi gücüne ve ülke kaynaklarına dayalı, ulusal bağımsızlıktan ödün vermeyen bir kalkınma yöntemiydi.
Bu yöntem 1938 yılına kadar istikrarlı bir şekilde yürütüldü. 1938’den sonra dışa bağımlılık başladı. İlk ikili anlaşma ABD ile imzalanan bir çeşit kapitülasyon anlaşmasıydı. 1 Nisan 1939’da imzalanan bu anlaşmaya göre, Türkiye ABD’ye “gerek ithalat ve ihracatta gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü” tanımıştı. Ayrıca ABD sanayi malları için %12-88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu (Aynı Serbest Ticaret Anlaşması – Gümrük Birliği Anlaşması gibi) Aynı yıl İngiltere’den 37 milyon sterlin, Fransa’dan 264 milyon frank borç alınarak hazinenin borç yükü %266 oranında arttırılıyordu. (3)
1950’lere, Batı etkisinin artmaya başladığı yıllara gelindiğinde sanayi, tarım ve madencilikte ulusal üretime yönelmeyi önleyen politikalar aralıksız uygulandı. Verilen raporların, “önerilen” programların ortak özelliği, Türkiye’de sanayileşmenin önlenmesi ve kendi kaynaklarını değerlendirme olanaklarından yoksun bırakmaya yönelmiş olmasıydı. Dorr Raporu, Thornburg Raporu, NATO politikaları ve IMF programlarının tümü bu amaca yönelikti. Türkiye: Bir Ekonomik Değerlendirme başlığında M. W. THORNBURG’a hazırlatılan raporda şunlar söyleniyordu:”Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil, hizmetlerimizin ve ideallerimizin yatırımını da yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım alanı elde etmiş olacağız (4). Türkiye; sivil havacılık yatırımlarını genişletme, Sivas’ta dizel motor fabrikası kurma, nitelikli çelik üretimine hazırlanırken, kabul edilen bu raporla bunların tümünden bir anda vazgeçildi. Bu raporu hazırlayan kişide; ABD petrol şirketlerine yakınlığıyla tanınan ve varsıl bir iş adamıdır.
1950’lerden sonra artık Türkiye geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. İkili anlaşmalarla birçok devlete sağlanan kapitülasyonlar, Dünya Bankası, IMF ile girilen ikili ilişkiler ekonomik dengeleri iyice bozdu. Üretim azaldı, işsizlik arttı, halkın geçim koşulları ağırlaştı.
Türkiye, AB ile Ankara Anlaşması’nı imzaladığı 1963 yılında, dış ticaret dengeleri bozulmuştu ama, bu açıklar altından kalkınmayacak boyutlara henüz ulaşmamıştı. Ne zaman ki 1995’de Gümrük Birliği Protokolü kabul edildi Türkiye için felaket çanları o zaman çalmaya başladı. Gümrük Birliği Protokolü, tam ve tartışmasız bir biçimde yeni bir kapitülasyon anlaşmasıydı ve şu koşulları içeriyordu.
1) Türkiye Gümrük Birliğine girmekle, organlarında yer almadığı bir dış örgütün tüm kararlarına uymayı önceden kabul ediyordu. Türkiye’nin karşı oy verme, kabul etmeme ya da erteleme gibi hakları bulunmuyordu.
2) Türkiye Gümrük birliği Protokolü’yle, dış ilişkilerini belirleme yetkisini Avrupa Birliği’ne devrediyordu. Türkiye, Avrupa Birliği’nin üye olmayan üçüncü ülkelerle (tüm Dünya ülkeleri) yaptığı ve yapacağı bütün anlaşmaları önceden kabul ediyordu. (16. ve 55. maddeler)
3) Türkiye, Gümrük Birliği’ne girmekle, herhangi bir Dünya ülkesiyle Avrupa Birliği’nin bilgi ve onayı dışında ticari anlaşma yapmamayı kabul ediyor, yapması durumunda birliğe, anlaşmayı engelleme yetkisi veriyordu. (56. madde)
4) Türkiye, Gümrük Birliği’ne girmekle, Avrupa Birliği’nin Gümrük birliği ile ilgili alacağı bütün kararlara paralel kanunlar çıkarmayı önceden kabul ediyordu. (64. madde)
5) Türkiye, Gümrük Birliği’ne girmekle ulusal pazarının rekabet etmesinin mümkün olmadığı Avrupa mallarına açıyor, gümrük vergilerini sıfırlıyor, tüm fonları kaldırıyordu.
Gümrük Birliği’ne girdikten sonra ekonomik göstergeler, kısa süre içinde siyasi istemlerden çok daha kötü bir gidişi haber vermeye başladı. Ucuzlayacak denilen hiçbir ürün ucuzlamadığı gibi gerçek bir dışalım patlaması yaşandı. Türkiye her türlü tüketim malları (beyaz eşya, otomobil vb.) akınına uğradı. Türkiye Avrupa kökenli mallarla dolarken AB’ne üye ülkeler bu anlaşmanın koşullarına uymadılar. Türkiye’nin tarımsal ürün ve tekstil ağırlıklı az sayıdaki dışalım ürününe tarife dışı engeller ve kotalar koydular, anti-damping soruşturmaları açtılar. AB’nin karar organlarında yer almayan, dolayısıyla karar süreçlerine katılamayan Türkiye, alınan kararlara itiraz da edemiyordu. AB’nin yaptığı düzenbazlıklara birkaç örnek vermek gerekirse; AB 1998 yılında tek taraflı olarak aldığı karar gereğince; 1 Temmuz 1998’den itibaren Türkiye’ye açılmış olan 15000 tonluk sıfır gümrüklü domates salçası kotası hiçbir gerekçe gösterilmeden durdurdu. Aynı günlerde daha önce açılacağı bildirilen 9060 tonluk ilave fındık kotası açılmadı. 16 Haziran’dan beri yürürlükte olan 14000 tonluk gümrüksüz karpuz kontenjanı kaldırıldı. Bu ürünlerin AB ülkelerine, ancak gümrük ödeyerek girebileceği bildirildi (5). Aynı yıl midye, istiridye, kum midyesi gibi kabuklu deniz ürünleri ile taze balık ihracatı tamamen yasaklandı. Çift çenekli yumuşakçalar olarak adlandırılan her türlü deniz ürününün AB ülkelerine girişi engellendi(6).
Sonuç olarak GB Anlaşması bize yarardan çok zarar getirdi. Dış ticaret açığının artmasında etkisi çok fazla oldu. Bu duruma şu acı örneği verelim. GB Protokolü’nün uygulanmasından sonraki 5 yıl içerisinde (1996-2001) Türkiye toplam 117 milyar dolar dış ticaret açığı verdi. Bu açığın, %53’ü yani 62 milyar dolarlık bölümü AB üyesi ülkelere verildi. Yunanistan AB bütçesinden her yıl, 5.2 milyar dolar karşılıksız yardım almaktadır. Bu son 5 yıl için 26 milyar dolar eder(7). Bu duruma göre, Türkiye verdiği dış ticaret açığıyla Avrupa’ya kaynak aktarmaktadır, AB’nin bu kaynağın bir bölümünü Yunanistan’a vermesiyle de Yunanistan’ı finanse eder duruma düşmektedir. Türkiye, yoksul Anadolu insanının yarattığı kıt kaynaklarla, dolaylı da olsa Yunanistan’ı kalkındıran duruma düşmektedir.
GB Anlaşması’ndan sonra Türk ekonomisinin belini büken uygulamalardan biride özelleştirmelerdir. Devlet yönetme noktasına gelen siyasi kadrolar özelleştirmeleri büyük bir özgürlük içinde yapmaktadırlar. 57. Hükümet’in Devlet Bakanı Yüksel YALOVA, özelleştirmeye inanmayan genel müdürlerin görevde tutulmasını “vatana ihanet” sayarken(8), 59. Hükümet’in Maliye Bakanı Kemal UNAKITAN, Kamu İktisadi Kuruluşları (KİT) için; “Babalar gibi satarım”, “parayı veren düdüğü çalar”, “Sümerbank’ı tarihten sildik” gibi sözler söylüyor(9).
Özelleştirmeler konusunda sizlere benim için en çarpıcı ve an acı örnekleri vermek istiyorum. Bu satılan kuruluşlar, stratejik açıdan ülkemizin en önemli kuruluşlarıydı.
Petrol Ofisi Anonim Şirketi (POAŞ) 3 Mart 2000 günü 1 milyar 260 milyon dolara satıldı. Yeniden kurulmasının 8 milyar dolarlık bir yatırımla gerçekleşebileceği belirtilen POAŞ’ın, borsa değeri bile 4 milyar 521 milyon olduğu açıklandı. Bu kuruluş 1999 yılında karını %104 arttırmış, vergilerini ödemiş ve kasasında 379 milyon dolar nakit parayla satılmıştır. Alıcılar Peşinatın ¾’ünü POAŞ’ın kendi parasıyla ödedi. Tıpkı KÜMAŞ (madencilik alanında faaliyet gösteren devlet kuruluşu) gibi POAŞ da kendi parasıyla satıldı.Ayrıca POAŞ son 10 yıl içinde, yılda 180 trilyon lira, yani 315 milyon dolar net kar etmişti. Bunun açık anlamı şudur; POAŞ, kendi parası olan 379 milyon dolar düşüldükten sonra kalan 881 milyon dolara satılmıştır ve bu bedel, POAŞ’ın 3 yıllık karından daha az bir paradır(10).
Ulus-devlet yapısı için yaşamsal önem taşıyan Telekom, 1 Temmuz 2005’te yapılan bir ihaleyle, Lübnan’lı bir aile şirketine satıldı.
Türk Telekom (TT) A.Ş.’nin, karar yetkisine sahip %55’lik hissesi, %20’si peşin, kalanı 5 yılda eşit taksitle ödenmek üzere satıldı. Telekom’un satış günü kasasında 2,2 katrilyon lira (1,64 milyar dolar) nakit parası vardı. Alıcı firma, 1 milyar 310 milyon dolar tutan peşinatı, Telekom’un kendi parasıyla karşılıyor, üstü de 330 milyon dolar kalıyordu. Alıcı şirket peşinat dışında kalan 5,24 milyar doları, yılda 1,048 milyar dolardan 5 yılda ödeyecekti. Oysa Telekom’un yıllık net karı 2,150 milyar dolardı(11). Kar 5 yıl hiç artmasa bile, bunun 1,048 milyar dolarıyla taksit ödenecek, üstüne 1 yılda 1,102 milyar dolar, 5 yılda 5,510 milyar dolar kalacaktı. Bunun açık anlamı, Telekom’un bedavaya verilmesi değil, üstüne 5 milyar dolardan fazla para ödenerek yabancılara verilmesidir.
GB Anlaşması, ikili anlaşmalar, uluslar arası kuruluşlar (IMF,DB) ve özelleştirmelerin arasında sıkışıp kalmış Türk ekonomisini düzeltmek için pek çok şey söylenebilir. Ben bu önerileri sizlere bırakıyorum. Ancak bu önerileri tasarlarken şu gerçekleri unutmamanızı istiyorum…
“Bir ulus varlığını ve haklarını korumak yolunda bütün gücü, bütün görünür görünmez güçleriyle ayaklanarak karara varmış olmazsa; bir ulus yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz.”(12)
“Bir ulusun doğrudan doğruya yaşamı, yükselmesi ve gerilemesiyle ilgili olan her şey, o ulusun ekonomisidir… Türk tarihi incelendiğinde, tüm yükselme ve çöküş nedenlerinin, bir ekonomi konusu olmanın ötesine geçmediği görülür.”(13)
… ve son olarak. “Bir milletin yüzü gülüyorsa o millet mutludur. Bir ülkede yüzü gülmeyen insanlar çoğunlukta ise, o ülkenin yöneticilerini değiştirmek gerekli olmuş demektir.”(14)
(1)“İzmir’de Yunanlıların Son Günleri”, B. UMAR, Bilgi Yayınevi
“Cumhuriyet Dönemi İktisat Tarihi”, Yahya S. TEZEL, Tarih Vakfı Yurt Yayınları
(2)“Cumhuriyet Dönemi İktisat Tarihi”, Yahya S. TEZEL, Tarih Vakfı Yurt Yayınları
(3)”Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi” Prof. Dr. Memduh YAŞA
(4)”Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın KAYA
(5)”Tarife Dışı Engelleniyoruz” Fatma KOŞAR, Cumhuriyet Gazetesi
(6)”AB’den Balık Yasağı” Hürriyet Gazetesi
(7)”GB’nde Kazıklandık”,Yeni Mesaj ve Cumhuriyet Gazeteleri
(8)”Özelleştirme Karşıtı Görevde Kalamaz”, Cumhuriyet Gazetesi
(9)”Artık Sümerbank Yok Sömürü Bank Var”, Mustafa BALBAY, Cumhuriyet Gazetesi
(10)Cumhuriyet Gazetesi,04.03.2000
(11)”Telekom’da Özelleştirmenin Ardında ki Gerçekler”,Cumhuriyet Gazetesi
(12)”Milli Kurtuluş Tarihi” D. AVCIOĞLU, İstanbul Matbaası
(13)”Atatürk Konular Ansiklopedisi” S. TURHAN, Yapı Kredi Yay.
(14)”Atatürk’le Bir Ömür” S. GÖKÇEN, Altın Kitapları
__________________ İBRAHİM GÖKTUĞ GÖKTAŞ ANTALYA-İSTANBUL 18/07/1987
MARMARA ÜNİVERSİTESİ SU ÜRÜNLERİ PROGRAMI (Artık Mezunum  )
EGE ÜNİVERSİTESİ SU ÜRÜNLER FAKÜLTESİ |