| ZIPKINCI
Üyelik tarihi: 05-06-2006 Nerden: AYVALIK
Mesajlar: 482
| OKUYALIM DERS ALALIM;TURGUT ÖZAKMAN RÖPORTAJI Kitabınıza gösterilen olağanüstü ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Kitaba gösterilen ilgi benimle ilgili değil. Bu ilgi, atalarımıza, dedelerimize, ninelerimize gösterilen ilginin göstergesidir. Bu ilgiden hiç şımarmıyorum. Şımarmak gibi bir yeteneğim de yok. Ben yıllardır yazarak geçinen bir insandım, son 1,5 yıldır konuşuyorum. Milli Mücadele’yi anlatıyorum.
Ola ki insanımız inanmaz diye, kitabımda abartılı hiçbir ifadeye, en az iki, üç kez teyit etmediğim, doğrulamadığım hiçbir bilgiye yer vermedim. Kitabımdaki her şey gerçeklere, belgelere dayanıyor. Milli Mücadele inanılması güç bir destandır ve bu konuyu incelemiş olan, batıdaki sayıca az namuslu bilim adamları da bu mücadeleye Türk mucizesi derler.
Cumhuriyete karşı 2. Cumhuriyetçiler, siyasal İslamcılar ve Kürtçülerden oluşan bir cephe var. Osmanlı’yı yüceltmek için Cumhuriyet’i küçük görenlere ne diyorsunuz?
Osmanlı İmparatorluğu’nun doruğu Kanuni Sultan Süleyman dönemidir. O dönem her şeyiyle muhteşemdir. Kanuni’nin amirali Barbaros’tur, şairi Baki’dir, mimarı Sinan’dır. Ve bu kadronun hepsi muhteşemdir. O dönemde Akdeniz bir Türk gölü gibidir. İmparatorluğun bir ucu Viyana’da, bir ucu Basra’dadır. Peki, sonra ne oldu da o devlet bu kadar zayıfladı? Tarihte bunun başka bir örneği yok. Bunu bir tek biz başardık. 1912 Balkan Savaşı bunun örneğidir.
3.5 yıl önce kurulan, 3,5 devletin, 3,5 ordusu iki Osmanlı ordusunu evire çevire dövdü. Ne oldu da biz bu hale düştük? İşte bunu çok iyi bilmeliyiz. Avrupa medreseyi üniversiteye çevirirken, biz medreseden bilimi dışladık. Sanayi Devrimi’ni yaşayamadık.
1919’da Milli Mücadele başladığında limanlarımız, madenlerimiz, demir yollarımız hep yabancıların elindeydi. Erkeklerin yüzde 7’si, kadınların ise binde dördü okuryazardı. Bir tek üniversitemiz vardı Darülfünun. Onda da kızlar ve erkekler ayrı ayrı eğitim görüyorlardı. Toplu iğne, elbise düğmesi, zarf, silah yapamıyorduk. Ordu çağdaş savaş teknolojisinden bihaberdi. Düyun-u Umumiye yöneticisi, “1850’de imparatorluk iflas etti” diyordu. Fransa’dan alınan borçla Çırağan, Dolmabahçe gibi saraylar yapılıyordu. Osmanlı aydını batıya karşı kompleksliydi, onları taklit ediyordu. Sarayda en önemli kişi müneccim başıydı. Padişah 3. Selim gördüğü rüyaya göre karar veriyordu.
Anadolu’nun bin yıllık ihmal edilmişliğini, Cumhuriyet 20–30 yılda nasıl giderebilirdi?
Bugün de Anadolu’yu gezerseniz Osmanlı’dan kalma eserlerin ne kadar az olduğunu, sahip çıkılan ve övünülen eski eserlerin büyük bölümünün Osmanlı öncesi dönemlerden kaldığını görürsünüz. O nedenle 600 yıllık görkemli tarih bir anda sıfırlanmıştır. O dev imparatorluğun ihtişamını da talihsizliğini de, Milli Mücadele’yi de, Atatürk’ü de, yeni devletin niteliklerini de çok iyi bilmeliyiz. Çünkü Cumhuriyet bilinçli muhafızlar ister.
Sizin Milli Mücadele’ye olan ilginiz ne zaman başladı?
Çocukluk yıllarımda başladı. Babam Bakırköy Barut Fabrikası’nda işçiydi. Bakırköy çok güzel, çok şirin bir yerdi. Yoksul bir aileydik. Bana hem lastik, hem de potin alacak parası yoktu babamın. Sadece lastik giyerdim ben. Ama başımız dikti. Yedi düveli dize getirmiş bir ulusun çocuğu olmakla gurur duyardık hepimiz.
Okuldaki öğretmenlerimizin çoğu Milli Mücadele’yi yaşamışlardı. Öğretmenlerimizin birçoğu gaziydi. Ailem Fransız işgalini anlatırdı. Babam, Milli Mücadele’deki katkıları unutulmayan İmalat-ı Harbiye ustalarını tanımış, onların elini öpmüş biriydi.
Bayramlarda evlerden bayraklar sarkardı. O zamanlar işgali görmüş, Cumhuriyeti idrak etmiş nesiller yaşardı. Meydandaki büyük bayrağın altından geçerken, başımızı bayrağa sürterdik, bayrak bizi okşardı.
Milli Mücadele’nin o özü nasıl unutturulmaya başlandı?
Milli Mücadele’yi anlatan sayfalar gittikçe kısaldı. Günümüzde 1,5 sayfaya kadar indi. Emperyalizme karşı verilen ve zaferle taçlanan ilk ulusal savaş gerektiği gibi anlatılmadı. Emperyalizm terimini sırf solcular kullanıyor diye, Milli Mücadele’nin antiemperyalist tarafı da unutturuldu. Milli Mücadele’nin iki boyutu vardır. Bir boyutuyla, emperyalist düşmana karşı verilen mücadeledir, diğer boyutuyla ise işbirlikçi İstanbul yönetimine karşı ihtilaldir.
Ama o İstanbul yönetiminin kafasını ve ruhunu taşıyan yönetimler, Milli Mücadele’nin bu özünü unutturmuşlardır. Geride de kala kala bir Türk-Yunan savaşı kalmıştır. Bu da gençleri daha az heyecanlandırmaktadır. Ben kitabımda kendi kahramanlarımızı ve emperyalizme karşı çektiğimiz kılıcı anlatmaya çalıştım.
Dünyanın başka ülkelerinde “resmi tarih” diyerek, kendi geçmişine saldıran tarihçiler var mı?
Milli Mücadele’yi küçültmek, önemsizleştirmek, hatta aşağılamak için sahte tarihler uyduruldu. Ben çok çalışan bir insanım. Günde 12 saat çalışırım. Hakikate inanırım. Ulaştığım bilgi ve belge lehte ya da aleyhte neyse onu veririm. Ülkemizde sahte tarihler, yalan tarihler üretilerek atalarımıza, ninelerimize saldırılıyor. Toprağımız çok kahraman yetiştirdiği gibi, çok da hain yetiştiriyor. Bunu da bilelim.
Bu konuda o kadar ileri gidenler var ki, onlara göre İnönü Savaşı olmadı, Sakarya Savaşı yok, savaşta dört kişi öldü, biri de attan düşerek öldü. Bir diğeri de çıkmış diyor ki, Türkler Lozan’da Lord Curzon’la gizli bir anlaşma yaptılar. Bu Türk-İngiliz gizli anlaşmasına göre tek amaç Türkleri protestan yapmaktı. Bu görüşleri yazan da ağzından Allah’ı eksik etmiyor hiç. Bu yalanlara yanıt vermesi gereken kişi ve kurumlar susunca da pek çok insanımız bu sahte tarihlere inanıyor. Yakın tarihine bile iki farklı açıdan bakan bir millet olur mu hiç? Eğer olursa da millet olarak kalması mümkün müdür?
Siyasilerin bunu görmesi gerekir. Etrafta bol bol kuru kalabalık yazarı, yorumcusu, sanatçısı var. Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkûmdur. 30–35 yıldır tarihimiz milli değildir. Milli Eğitim ne yazık ki bambaşka bir yerlerde.
Eğitimin durumu böyle de medyanınki farklı mı?
Kesinlikle değil. Bayrak, vatan, Türklük sevgisi olanlara karşı İstanbul medyasından çığlıklar yükseliyor. Aman faşizm geliyor diye bağırıyorlar. Hiç ilgisi yok. Bizim milliyetçiliğimizin özü yurtseverliğe dayanır. Bir yurttaşın yurtsever olmaması düşünülemez. Bu milliyetçiliği paylaşmamak ya derin bir gaflettir, ya da korkunç bir ihanettir.
Çanakkale’nin de önemini küçük göstermek isteyenler var. Onlara ne diyorsunuz?
Osmanlı’nın son döneminde kötü gidiş üzerine kafa yoranlar, herşeyi aynı anda düzeltmenin mümkün olamayacağını görüyor ve önce orduyu kalkındıralım diyorlar. Bu çabalar sonucunda da Çanakkale Savaşı’na az donanımlı ama olabildiğince iyi eğitimli bir orduyla giriliyor. Çanakkale’nin birkaç lütfu vardır.
Birincisi tarih sahnesine Atatürk’ü çıkarmıştır. İkincisi Türkler arasında tarih şuuru oluşmuştur. Üçüncüsü bu kahramanlık tüm dünyada Türkün geri dönüşü olarak nitelenmiştir. Dördüncüsü özgüven ve emperyalizmi yenme ümidi oluşmuştur.
O savaşa katılan komutanlar, İstiklal Harbi’nde orduyu zafere götürecek olan komutanlardır. Çanakkale Kurtuluş Savaşı’nın taç kapısı, önsözüdür. Çanakkale anlaşılmadan Milli Mücadele anlaşılamaz. Biz Milli Mücadele’de Yunanla değil, asıl emperyalizmle savaştık. Yaptığım araştırmalarda şunu gördüm, Kurtuluş Savaşı’nda tam 17 kez de İngilizlerle çarpışmışız. 1921–22 arasında ülkemizde 100 bin Fransız, 225 bin Yunan askeri vardı.
Milli Mücadele’de biz ABD ile de karşı karşıyaydık. Toplam 400 bin kişilik bir silahlı işgal gücüne karşı bizde 40 bin kişi vardı. Ve o yokluğa, yoksulluğa rağmen o 40 bin kişi, tam donanımlı 400 bin kişiyi yendi. O gün karşımızda dönemin ABD Başkanı Wilson vardı, günümüzde de Türkiye’yi parçalayan, topraklarımızı Ermenistan’a, Kürdistan’a veren haritalar yapan Amerikalı yetkililer, subaylar var.
Tüm bu olumsuzluklar içinde, halkta bir uyanış olduğunu siz de gözlüyor musunuz?
Evet. Anadolu’da uyanış var. Milli Mücadele döneminde İnebolu’ya İstiklal Yolu derlerdi. İnebolu Anadolu’nun giriş kapısıdır. Çok soğuk olur. Bugün bile oradan geçerken, ne kadar kalın giyinmiş olursanız olun, üşürsünüz, içiniz titrer. 80 yıl önce ninelerimizin, dedelerimizin o karda, boranda ayak yalın, mintanla silah taşıdıklarını düşündükçe, bu vatanın nasıl kurtulduğunu anlıyorsunuz.
Mehmetçiğin tüfeğinin askısı yoktur, ama dişiyle, tırnağıyla, taşla, sopayla, dipçikle savunmuştur vatanını. Bizimkilerin o kavgasını, direncini aşağılamak için başlangıçta Batılılar bunu bir “çılgınlık” olarak nitelemişlerdir. Sonra ise bu çılgınlığı övgü olarak kullanmışlardır.
O Meclis’in ruhunu çok iyi kavramak gerekir. Feslisi, sarıklısı, kalpaklısı emperyalizmi yenmek için kenetlenmişlerdir. Her üç grubun dağılımı da TBMM’de eşittir, yani üçte bir oranındadır. Milli Mücadele boyunca aralarındaki tüm anlaşmazlıkları askıya almışlardır.
O Meclis gerçekten büyük bir meclis’tir. Millet de o Meclis’in arkasında dağ gibi durmuştur. 100 bin kişilik bir ordu savaşırken, onun arkasında da 100 bin kişilik bir ikmal ordusu gerekir. Ordunun arkasında orduya yardımcı olan Türk ikmal kuvvetlerinin yüzde 70’i kadın ve çocuklardan oluşmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadınının kahramanlığı ortadayken, günümüzde ya kadını ikinci sınıf gören, eve kapatan bir anlayış, ya da bu anlayışın müttefiki olan ve Milli Mücadele’yi ve kazanımları küçük gören bir feminist anlayış var. Bunlara ne diyorsunuz?
Kadınlarımıza hakları tepeden verilmedi. Onlar söke söke aldılar haklarını, hak ettiklerini.
Cumhuriyetimizin kazanımlarını en çok kadınların sahiplenmesi, savunması tesadüf değildir.
Günümüzde yeniden önümüze konan Sevr haritalarını nasıl yorumluyorsunuz?
Yeniden mütareke dönemini yaşamamak, sömürgeleşmemek için Sevr’i çok iyi bilmeliyiz. Sevr Anlaşması 344 maddedir. İçinde Haçlı ruhunu taşıyan, en barbar, en onursuz, en insanlığa aykırı dayatmalar vardır. Sevr’i bilmezsek, emperyalizmi bilmezsek 80 yıl önce bize nasıl kefen biçildiğini bilmezsek, bugünü anlayamayız. Milli Mücadele sonrası Lozan’da Lord Curzon tüm istediklerini masaya getirmiştir.
Patrikhanenin ekümenik olmasından tutun, sözde Ermeni meselesine, Dicle- Fırat su rejiminin Batının çıkarlarına göre düzenlenmesinden tutun, Alevi ve Süryanilerin azınlık kabul edilmesine, Boğazların ortak bir komisyon tarafından yönetilmesinden tutun, ordunun özelleştirilmesine dek günümüzde bize dayatılan her şeyin, daha o zamanlar önümüze konulduğunu görürüz. Ama Lozan’a gidenler, Sevr’i imzalayan kadrolar değildi.
Lozan’daki Türk heyetinin arkasında her an savaşmaya hazır 200 bin kişilik muzaffer bir ordu vardı. O dönemde yeni Türkiye’nin kalkınması için para lazımdı. Avrupa ise vereceği krediye karşılık hep imtiyaz istemiştir.
Buna rağmen Avrupa’ya avuç açmadan bir mucize yaratılmıştır. Cumhuriyetin ilk 15 yılı içinde 3 bin kilometre demiryolu döşenmiştir. Hiç borç yoktur. Kalkınma hızı ortalama yüzde 9 olmuştur 15 yıl boyunca. Bu dönemde iki kez de bütçe fazla vermiştir. Merkez Bankası döviz ve altın doludur. O dönemde yakalanan yüzde 9 büyüme hızına bir daha da ulaşılamamıştır.
Yine Cumhuriyetin ilk 15 yılı içinde Gölcük’te kendi yaptığımız denizaltıyı suya indirdik, Kayseri’deki uçak fabrikasında uçak yaptık, yüzü aşkın uçağı da dünyaya sattık. Bu hamleler devam ettirilseydi, bugün dünyanın sayılı gemi ve uçak ihraç eden ülkelerinden biri olurduk. Zeki, başarılı gençler yurt dışına bursla gönderilmiştir. Atatürk, yurt dışına gönderilen gençlere yolladığı telgrafta şöyle der: “Sizi bir kıvılcım olarak yolluyorum, alev gibi dönünüz”
Bağımsızlığın modasının geçtiğini, emperyalizmin ortadan kalktığını söyleyenler tüm köşe başlarını tutmuş durumdalar. Bunlar gençliği zehirlemiyorlar mı?
Keşke çocuklarımıza emperyalizmin ne olduğunu öğretebilsek. Atatürk’ten her ayrılışımızda başımızı taşa çarptık. Genellikle Atatürk sonrası gelen liderler, Kendilerini Atatürk’ten daha akıllı, daha zeki, daha yurtsever sandıkları için onun yolundan saptılar. Yeni yeni şeyler uydurdular. Sonuç ortada. Toplam borcumuz 350 milyar dolar. Ülkemizin borcuna karşılık ödediği bir günlük faizle bir üniversite, bir haftalık faizle bir baraj, iki haftalık faizle de dev bir sanayi tesisi kurmak mümkün. Bu paralar faize değil, yatırıma, imara, kalkınmaya gitse Türkiye nasıl gelişir düşünsenize.
Banka önlerindeki emekli kuyruklarına bakmak, durumumuzu anlamaya yeter. Biz uzun zamandır bizi sevmeyen iktidarlarca yönetiliyoruz. 1918 yılında tüm Osmanlı genelinde toplam 230 kız öğrenci liseye gidiyordu. Bir de günümüzdeki sayıyı düşünün. Dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahibiz. Ne yazık ki ülkemizi yönetenler, bu devletin ve milletin gücünün farkında değil. Farkında olsalar, Avrupa’nın önünde başları eğil durmazlar, dimdik dururlar.
Lozan’ı delme girişimleri son dönemlerde çok hızlandı. Bu küstahlık, sadece ülkemizi yönetenlerin zayıflığından mı kaynaklanıyor?
Lozan’da bizden istenenler ile bugün AB temsilcilerinin söyledikleri aynı. Afrika’da her dakika 3 çocuğun açlıktan öldüğünü görmüyor, bize insanlık dersi vermeye kalkıyorlar. İki önemli dertleri var. Biri Heybeliada papaz okulu, diğeri de Ermeni meselesi. Lloyd George üslubuyla konuşuyorlar. Diplomatik nezaketleri hiç yok.
ABD Büyükelçisi Cumhurbaşkanımızın sözlerini kakofoni olarak niteliyor, hiç tepki almıyor. Ülkemizde milli bir hükümet olsa, o adam bir dakika Türkiye’de duramazdı. Bizim gençliğimizde biri böyle bir laf etse, bir dakika bile Türkiye’de kalamazdı. Kıbrıs’taki gençlerin de beynini yıkadılar.
Milli Mücadele’yi yapan kadrolar, okuma yazma bilmeyen nineler, dedeler bizden daha bilinçli, daha irfanlı insanlardı. 55 yıldır yakın tarihle ilgileniyorum ve şunu söylüyorum: Türkiye, tarihinin en kritik günlerinden geçiyor.
Yine yeni Sevr kapsamında önümüze konan sözde Ermeni soykırımına ilişkin iddialar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Eğer Ermenilere soykırım yapsaydık, bunu hiç çekinmeden açıklardım. Osmanlı 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’na girdi. O zamanlar imparatorluğun tebaası olan Ermeniler de orduya arkadan saldırdılar, ikmal yollarını kapadılar, kıyım yaptılar. Osmanlı yönetimi de Almanların da tavsiyesiyle Ermenileri zorla göçe tabi tuttu. O dönemde Osmanlı o kadar kötü yönetiliyordu ki, eksi 40 derecede Sarıkamış’ta savaşan askerlerimizin üzerinde yazlık giysiler, artı 40 derecede Suriye’de savaşan askerlerimizin üzerinde ise kışlık giysiler vardı. Osmanlı zorla göç ettirmeyi de başaramadı.
Bu süreçte kimi münferit olaylar, ihmaller elbette olmuştur, belki bir subay emrindeki mangaya ateş emri vermiştir. Ama bunlara kıyım denmez, cinayet denir. Osmanlı’da bu ihmaller ve münferit olaylar nedeniyle yüz kişiyi idam etmiş, binlerce kişiyi de cezalandırmıştır. Ben şunu soruyorum. Ermenileri zorla göç ettirmenin nedeni neydi? Neden bunu kimse araştırmıyor?
İngilizler, işgalci olmalarına, ellerinde tüm olanaklar bulunmasına, istedikleri arşive, kuruma rahatça girebilmelerine karşın bu konuda yaptıkları araştırmalarda, Ermeni kıyımına ilişkin tek bir belge bile bulamamışlardır. Osmanlı arşivlerinde Ermeni kıyımına ilişkin tek bir belge yoktur. İngilizler 1921 yılında ABD’ye başvurup, kıyıma ilişkin belge istemişlerdir.
Amaçları da Malta’daki Osmanlı yönetici ve aydınlarını mahkûm ettirmektir. ABD’den şu yanıt gelmiştir: “ABD arşivlerinde Türklerin kıyım yaptığına ilişkin hiçbir delil, belge, kanıt yoktur” Peki bunca yıl sonra Ermeni sorunu neden gündeme geldi?
Çünkü Batı bize şantaj yapıyor, iftira ediyorlar. Ellerinde hiçbir belge yok. Bizim kültürümüzde, tarihimizde kıyım yok. Amaçları gençlerimizi atalarından, tarihlerinden, kültürel miraslarından koparmak, bunlardan utanır hale getirmek. Onları bu yüzden televole çocuğu olarak yetiştiriyorlar. Yine de bunca çabaya rağmen çocuklarımızı bizden koparamadılar. Bizlerin hatası yok mu? Elbette var. Ama bunlar aile içi meselelerdir. Bizi bölünmeye, parçalanmaya götürmemelidir.
Demokrat olmak için Cumhuriyete saldıranlar kimin değirmenine su taşıyorlar?
Cumhuriyet, bazılarının öne sürdüğü gibi, üç beş kişi arasında kararlaştırılıp, ilan edilmedi. Milli Mücadele zaten Cumhuriyeti dikte etmişti. Bu milletin talebiydi. Yurttaş olmak istiyordu. Bir kısım hain Türklerin, kocaları milli orduya katılmış genç gelinlerin evini düşmana gösterdiklerini unutmayalım.
Yunan ordusu kaçarken yaktı, yıktı, kadınların, çocukların ırzına geçti. Dünyanın en barbar ordularından biridir. İstanbul Hükümeti Milli Mücadele boyunca Yunan ordusunu destekledi. Bu hükümetin bir bakanı, Yunan ve Fransızlara karşı savaşmanın, padişahın emrine karşı gelmek olduğunu söyledi. Yunan ordusunun başarısı için dua ettiklerini belirtti.
O adamın müsteşarı da ünlü İngiliz casusu Sait Molla idi. Kurtuluştan sonra İngilizler ona gerek kalmadığını düşünüp, parasını kesince, Ankara’ya başvurup, gerek görülürse Ankara için çalışabileceğini söylemişti. Biz Kurtuluş Savaşı’nda sadece emperyalizmi değil, onun içerdeki işbirlikçilerini, Ali Kemalleri, Sait Mollaları da yendik. Ama ne yazık ki gelinen noktada hala aşağılık duygumuz kökünden kazınmış değil. Ne acıdır ki halen aynen Osmanlı gibi Avrupa karşısında titriyoruz. Karen Fogg’lar, Kretschmer’ler her istediklerini söylüyorlar ve hiçbir tepki almıyorlar. Tüm eski güzellikleri, destanları sıfırlamamızı, millet olmaktan vazgeçmemizi, bizden üçüncü sınıf bir topluluk olmamızı istiyorlar. Ninelerimizin, dedelerimizin, atalarımızın torunları olduğumuzu kanıtlamanın zamanı geldi. |