Atatürk ve eleştirel düşünce
YIL 1930; Atatürk "Cayır cayır yanıyoruz" diyor; "Her taraf derin bir yoksulluk, maddi manevi perişanlık içinde, memleketin hakiki durumu ne yazık ki bu" diye yakınıyor, çare arıyor.
Temmuz ayında Türkiye'ye gelen Paris Büyükelçisi Ali Fethi Bey'le görüşen Atatürk, "Dışarıdan nasıl görünüyoruz?" diye soruyor. Ekonominin çok kötü olduğunu, dışarıdan yardım almak gerektiğini, diktatörlük görüntüsünün Batı'da iyi izlenim bırakmadığını konuşuyorlar.
Gazi diyor ki:
- Ben çaresini buldum. Memlekette muhalif bir parti kurdurmak lazımdır!
Muhalif parti aksamaları eleştirecek, farklı çözümler önerecek... Programında 'liberal' yazan Serbest Fırka böyle kuruluyor; umuluyor ki 20-30 milletvekiliyle küçük bir parti olsun. Ama halk oraya akıyor... Ve parti kapatılıyor.
Dahası, basın üzerindeki sıkı denetim artırılıyor. Türk Ocağı, Türk Kadınlar Birliği, Mason Locaları gibi rejim yanlısı kuruluşlar bile kapatılıyor; sırf 'bağımsız' oldukları için.
Tek fikirli toplum
Yoksul ve bitkin toplumun devrimleri anlayamadığı düşüncesiyle sıkı bir ideolojik disiplin kuruluyor: Toktamış Ateş Hoca'nın bugün "zırva" dediği dil ve tarih teorilerine mesafeli duran tarihçiler susturuluyor. 'Üniversite reformu'nda yüzden fazla öğretim üyesi tasfiye ediliyor... YÖK'e kadar uzanacak bir gelenek!
Prof. Emre Dölen, özerk Ziraat Enstitüsü'nün hızla geliştiğini ama hizaya getirilmiş üniversitede akademik gelişmenin yavaş olduğunu yazar.
Ekonomik ve toplumsal durum da pek farklı değildir. 1920'lerdeki inkılaplar hariç, Tek Parti devrinde, Şevket Süreyya'nın deyimiyle, "Çarklar boşlukta dönüyor."
Atatürk ve İnönü'nün bakanlarından Hilmi Uran'ın "tek parti uyuşukluğu" terimi toplumsal yapı durgunluğunun da fotoğrafıdır, 1950'lere kadar devam etmiştir.
Prof. Şevket Pamuk'un bulgularına göre, 1923-1950 arasında Türkiye'nin kalkınma hızı, bütün 'mucize' anlatımlarına rağmen, ancak dünya ortalaması düzeyinde, hatta hafif altındadır; İkinci Cihan Harbi'nin ölüm ve yıkımını biz yaşamadığımız halde.
Şimdi, inkılapları överken, bir "toplumsal gelişme" sorunu olduğunu göz ardı etmenin Türkiye'ye ne faydası var?!
Çoğulcu fikirler
İnsanlık tecrübesi gösteriyor ki, tek fikirli toplumlar dinamik ve yaratıcı olamıyor. Onun için çağımız, "toplumu sarsan, rahatsız eden fikirlerin bile" serbest olmasını gerekli buluyor.
Atatürk'ün nihai amacı da elbette buydu. Ancak, dönemin şartlarında gerekli sayılarak yapılan otoriter uygulamalar ve bunları haklılaştırmak için geliştirilen ideolojik kalıplar, zamanla katı bir resmi ideoloji haline geldi!
Askeri darbelerle anayasalara, kurumlara, üniversitelere enjekte edildi. Öyle bir resmi ideoloji ki, Atatürk'ün çeşitli konuşmalarını bile sansürledi!
Liberal Prof. Atilla Yayla'yı görüşlerinden dolayı "ders vermekten yasaklamak" da aynı egemen zihniyetin bir sansür uygulamasıdır, akademik sansürdür!
Yayla'nın görüşlerine katılmayabilirsiniz. Atatürk'ü ve dönemini öven yüz binlerce yayın, tez, ders yanında Yayla'nın sözleri devede kulaktır. Bu telaşa ne gerek var?
Atatürk için "o adam" sözü gerçekten yakışıksızdır. Ama akademik eserleri için bir şey diyemediğiniz Prof. Yayla'yı yasaklamanız, akademik değerlere ve hürriyetlere bir saldırıdır. Bağdat'tan dönecek bir yanlıştır.
t.akyol@milliyet. com.tr
http://www.aksam. com.tr/yazar. asp?a=59616, 10,2
Kemalizm'in Türkçe çevirisi
Ben şimdi çıkıp herhangi bir siyasi partinin düzenlediği bir panelde şöyle desem, ya da lafı döndürüp dolandırmaya hiç gerek yok, aha buracığa kafadan yazsam:
'Önümüzdeki yıl muhalefet partilerine oy verecek olan seçmen 'bu adamın başbakanlık koltuğunda ne işi var' diye soracak'...
Ben şimdi başbakana 'bu adam' mı dedim?
Hayır, demedim. Seçmen dedi!
Seçmen de demedi, diyeceğini varsaydım, onun ağzından cümle kurdum.
Kaç gündür, Profesör Atilla Yayla'ya yöneltilen suçlamaları ibret ve dehşetle izliyorum. Kimisi adamın yüreğine indirmek üzere, kimisi de onu savunuyor. Ancak, ister hırt Kemalist olsun ister gevşek liberal, hiçkimse 'bu adamın bu adam demediğini' farketmiyor!
Atatürk'e bu adam diyeceği varsayılanlar, Yayla'nın kafasında canlandırdığı 'muhayyel' Avrupalılar!
Profesör Yayla, kendini Avrupa Birliği'nin perspektifine yerleştirip konuya oradan, o açıdan, onların gözüyle bakmaya çalışmış, onların ne diyebileceği hakkında tahmin yürütmüş, bir tür 'muhayyel tercümanlık' etmiş.
Ama kafasında perspektif kavramı olmayan, okumuşu minyatür, köylüsü de halı kilim deseni kültüründen gelen toplum, bunu göremiyor.
Bu insanlar, roman kahramanlarını da suçlamış insanlardır.
Elif Şafak adında, romancılık yeteneği sınırlı bir kız, bu yüzden yargılandı ve neyse ki tek celsede aklandı da büsbütün rezil olmaktan kurtulduk. Romanında, kahramanları Ermeni meselesini tartışıyor ve Türkiye'yi suçluyorlar.
Bizim perspektif özürlü beyinler, Orhan Pamuk'un bir gazeteye aynı konuda demeç vermesiyle bir romanın kahramanlarının bunu 'sanal' tartışması arasındaki farkı göremiyorlar.
1922 yılında geçen bir roman yazsam, ve bu romanda General Trikupis, Gazi Mustafa Kemal Paşa için 'bu adamı yeneceğim, mahvedeceğim' dese, Atatürk'e hakaret etmiş olur muyum olmaz mıyım?
Tam tersine, asıl 'şu Kemal Paşa ne büyük bir adam, ne müthiş bir komutan, bu savaşı onun kazanması gerekir, en iyisi ben ona yenileyim bari' derse rezil olurum... Yazar olarak beni tefe koyarlar, arkamdan teneke çalarlar...
Yani düşünebiliyor musunuz, 'Suç ve Ceza' romanında Raskolnikov tefeci kadını baltayla öldürdüğü için Dostoyevski 'cinayete teşvik' suçundan Rus mahkemelerinde sürünüyor!... Romanın sonunda katil Sibirya'ya sürüldüğü için de 'hafifletici nedenlerle' beraat ediyor!...
Peki, tut ki dedi... Takiyye yaptı... Aslında kendisi Atatürk'e bu adam demek istiyordu da, lafı Avrupa'nın ağzına verip onlar söylemiş ayağına yattı...
'Bu adam' tanımının küçültücü bir tanım olduğu hangi kitapta yazıyor?
Kimlere bu adam denilebilir, kimlere denemez? Örneğin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e bu adam denilebilir mi? Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a bu adam denilebilir mi? Peki, Fetullah Hocaefendi Hazretleri'ne bu adam denilebilir mi?
('Sayın' lafını geçiniz bir kalem, o merhum Ecevit'in 'eğitimini tamamlamamış özentili aydın' yaklaşımıyla icat ettiği, toplumun günlük hayatında mevcut olmayan yapay bir sözcüktür. Yalnızca Ankara ilimizde ve basında kullanılır.)
Ama Vahdettin'e de, Damat Ferit'e de gönül rahatlığıyla denilebilir, değil mi? Hatta 'eşşoğlueşşek' bile derseniz hesabını kimse sormaz. Oysa biri devlet başkanı, öteki başbakandır.
Peki... Bir Amerikan profesörü, 'George Washington, that man...' adını taşıyan bir kitap yazsa, 'Amerikan büyüklerine hakaret' suçundan yargılanacak mıdır?
Yazık... Çok yazık... Kemalizm'in Türkçe tercümesini 'öküzlük' haline getirenler bunun hesabını vermeliler.. .