ZIPKINCI - HUZUR İÇİNDE YAT OZAN YILDIRIM
Kayıt ol Gruplar Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 19-01-2005   #1 (permalink)
ünsal
Guest
 
Mesajlar: n/a
cousteau nun zıpkın ve dinamit kullandığını biliyormuydunuz?

buraya tek parca sığmayacagından 3 bölüm olarak yolluyorum. buraya bu yazıyı eklememin sebebi bircok sorunuza cevap bulacaksınız
kendi kaleminden cousteau nun dalış yılları ve anıları:
bölüm1

Yazarlar: Jacques - Yves Cousteau ve Frederic Dumas
Tercüme eden: Necat Coşkun

SESSİZ DÜNYA

-I-
Nihayet, uzun yıllar süren araştırmaların sonucunu içinde bulunduran sandık gelmişti. Çocuklar gibi seviniyorduk.1943 yılının güzel bir haziran sabahı, hepimizi heyecanlandıran bu küçük sandığın içinde, birbirine yanyana bağlanmış, orta büyüklükte üç tane yüksek basınçlı hava tüpü, hava basıncını azaltan ve havayı belirli ölçüde veren bir cihaz (dedantör)* vardı. Bu dedantörden, uçları bir ağızlığa bağlı olan iki boru çıkıyordu. Bu boruların bağlı olduğu ağızlık tek camlı gözlükle birleşiyordu. Ayrıca kauçuktan yapılmış paletlerde vardı.Emile Gagnan’la beraber planlarını tasarladığım bu cihazı alarak tenha, küçük bir koya gittik. İçinde 150 atmosfer basınçta hava bulunan tüpleri, arkadaşlarımın yardımıyla sırtıma yerleştirdim. Kauçuk paletleri ayağıma geçirdim ve iki yana yalpalayarak denize doğru yürüdüm.Deneme ile ilgili planımız çok basitti. Dünyanın en iyi dalıcılarından birisi olan Didi (Frederic Dumas) kıyıda bekleyecekti. Basit bir nefes alma tüpüyle denize açılacak olan karım, başını devamlı olarak suyun içinde tutarak, hareketlerimi izleyecekti. Tehlike sezinlediği zaman, Didi’ye durumu hemen bildirecekti. Bir hamlede 18m. Derine dalabilen Didi’nin beni kurtaracağından emindim.Derin kısma ulaştığım zaman, sırtımdaki tüplerin ağırlığına rağmen suya batmadığımı gören Didi, kemerime üç buçuk kiloluk demir bir gülle bağladı. Bu sayede yavaş yavaş dibe inebildim. Karada olduğu kadar rahat nefes alabiliyordum. Her nefes alışta hafif bir ıslık sesi, her nefes verişte ise fokurdama duyuyordum.Daldığım zaman nereye gideceğimi daha önceden kestirmiştim. Küçük koyun yakınında küçük bir vadinin bulunduğunu biliyordum. Dibe daldıktan sonra, bu vadiye yöneldim.Otlar çok uzundu. Mor ve siyah deniz kestaneleri, kahverengi yosunlar göze çarpıyordu. Sarı ve gri renkli sarpalar (*), bunların arasında, ahenkli hareketlerle, ağır ağır dolaşıyorlardı. Güneşin ışınları kuvvetle hissediliyordu. Gözlerimin kamaştıklarını bile söyleyebilirim. Ayaklarımı hafif hafif hareket ettirdikçe, süratle ilerliyordum. Nefes verdiğim zamanlar, daha dibe inebildiğimi görüyordum. Nefes alınca bir miktar yükseliyordum.Yüzerek, ağır ağır on metre derinliğe indim. Ortam basıncı, yüzeydekinin iki misli olmasına rağmen, bu değişikliği fark etmiyordum. Bunun da sebebi, çevremdeki suyun basıncıyla, teneffüs ettiğim havanın basıncının aynı olmasıydı. Akciğerlerime dolan havanın basıncı, damarlarım aracılığıyla bütün vücuduma yayılıyordu. Kısacası, iç basınçla dış basınç arasında denge kuruluyordu.Denemenin başlangıcı başarılıydı. Buna çocuklar gibi sevinerek, dip zemine ulaştım. Kayaların etrafında minik uçan dairelere benzeyen pisi balıkları ağır ağır dolaşıyorlardı. Başımı yukarıya çevirip baktım. Yüzey, yuvarlak ve kirli bir ayna gibiydi. Bu yuvarlağın ortasında karım Simone, hareket eden küçük bir taş bebeğe benziyordu. Kolumu sallayarak, daha önce kararlaştırmış olduğumuz işareti verdim. Her şeyin normal olduğunu bildirdim. O da bana aynı işareti tekrarladı. Durumu, kıyıda bulunan Didi’ye ulaştırdığını biliyordum.
(*) SARPA: İzmarit türünden, uzunluğu ortalama 35cm. olan Doğu Atlantik Okyonusu kıyıları, Akdeniz ve Karadeniz’de yaşayan bir balık.
(*) Dedantör: Regülatör.
Daha, işin başlangıcında bulunuyorduk. Bir çok dalışlar yaparak, cihazımı değişik şartlarda kontrol etmek zorundaydım. Bu yeni cihazın, denizin dibindeki hareketlerime olan etkisini anlamak için, çeşitli cambazlıklar yaptım. Cihaz hareketlerime engel olmuyordu. Nefes alışlarımda da değişiklik meydana gelmemişti. Hareketlerim, karadakiler kadar isabetliydi. Süratim ise, karadakilere yakındı.Denemenin bu ilk aşamasından sonra, 18m. Derine indim. Nefes alışlarımı kontrol ettim. Yine hiç bir değişiklik olmamıştı.On beş dakikadan beri suyun içindeydim. Vücudumda herhangi bir anormallik hissetmiyordum. Tüplerin içindeki hava bir saatlikti. Üşümeye başlayıncaya kadar dipte kalmaya karar verdim.Denizin derinliklerindeki Sessiz Dünyaya aşıktık. Daha önceleri, su sızdırmayan basit gözlüklerle, bu derinliğe kadar inebilmiştik. Fakat, bir iki saniyeden daha çok kalamamıştık. Keşfettiğim bu cihazla, ileriye doğru önemli bir adım atmış bulunuyorduk. Philippe Tailliez, Frederic Dumas ve ben, daha önceleri de diğer dalıcılardan daha ileri durumda bulunuyorduk. Buna rağmen çalışmalarımız bizi tatmin etmiyordu. Daha derinlere inmek, daha uzun süre kalmak istiyorduk.
Derinliklerinde nasıl bir hayatın bulunduğunu hatırıma bile getirmeden yıllarca deniz yolculukları yapmıştım. Bir deniz subayıydım. İyi bir yüzücüydüm. Yüzme stilimi mükemmelleştirmekten başka bir gayem yoktu. Çocukluk çağımda, diğer çocuklar gibi kısa derinliklere dalmış, çakıl taşı veya istiridye kabuğu çıkartmıştım. Derinlik hakkında tek bilgi ve tecrübem bu kısa dalışlardan ibaretti. Bu konuda kuvvetli bir istek de duymuyordum. 1936 yılı, yaz mevsiminde, bir Pazar sabahı arkadaşım Philippe Tailliez, su sızdırmayan bir gözlük verip, dalış yapmamı isteyinceye kadar, durum böylece devam etti. Fakat o sabahtan sonra denizin derinlikleri beni şiddetle kendine çekmeye başladı.O sıralarda, cesur bir adam olan Lemoigne, Sanariy’de denize dalıyor, sapana benzeyen basit bir silahla balık avlıyordu. Aynı tarihte sık sık denizdeki avcılığı efsaneleşmiş olan Frederic Dumas’dan da bahsedildiğini duyuyorduk. Philippe Tailez’le beraber, bu iki dalıcıyı örnek alarak, elimizden geleni yapıyorduk. Fakat, dalışlarımız asla başarılı olmuyordu. Güzel bir tesadüf, iki yıl sonra bizi Frederic Dumas’la karşılaştırdı.Bu tesadüfün her birimiz için ayrı bir önemi olduğu muhakkaktır. Böylece, ilerideki teşkilatlanmış araştırmaların temeli atılmıştı.O senelerde, denizaltı avcılığı yeryüzüne yayılmış durumdaydı. Hayalini çalıştıran herkes, kendine göre bir cihaz ve silah icat edip, kullanıyordu. Bu keşiflerde mesleklerin rolü çok büyüktü. Balıkçı zıpkınına yeni bir şekil vermeğe çalışıyor; saatçi, hassas aletlerinden faydalanarak, yeni bir cihaz yapıyor, bahriyeli, daha etkili bir silah bulmaya çalışıyordu. Bu işlerle uğraşanlar arasında, tanışmamalarına rağmen, birbirlerine karşı sonsuz bir yakınlık duygusu doğuyordu. Bununla beraber herkes, birbirinin uyguladığı prensibi, kullandığı cihaz ve silahı sinsi sinsi tenkid ediyordu. Fakat bu tenkitte endişe, kıskançlık ve düşmanlık duygusuna rastlamak imkansızdı.Yaz mevsimi denemelerle, kış ayları ise yeni buluşlar yapabilme heyecanı içinde geçiyordu. Çevremizde gözümüze takılan madeni her eşyada yeni bir cihaz, yeni bir av silahı görür gibiydik. Kapıların kilitleri, masa çekmecelerinin kulpları, pencere storlarının yaylı mekanizmaları, dikkatimizi çeken eşyalar arasındaydı. Evlerin gözden uzak köşelerinde yığılmış hurda eşyalara ümitle bakıyorduk. Bütün bu müşterek heyecanın gerisinde, kıyılardaki balıkların çoğunu yakalayarak, profesyonel balıkçıları kıskandırmak isteği gizliydi.Gerçektende profesyonel balıkçılar bizden şikayetçiydiler. Balıkları ürkütüp, kıyılardan kaçırdığımızı, denizdeki ağlarını tahrip ettiğimizi sepetlerinden ıstakozları aşırdığımızı iddia ediyorlardı.Bu şikayetler çoğalınca, profesyonel balıkçıların resmi müracaatlarını da dikkate alan hükümet , nefes alma cihazları, basınçlı havayla veya patlayıcı maddeyle çalışan sualtı tüfeklerini yasak etti. Bu çeşit avcılık için özel bir iznin bulunması şart koşuldu. Böylece, amatör su altı balıkçıları, balıkadam kulüpleri kurmak zorunda kaldılar.Yeryüzündeki bütün amatör balık avcıları bir araya gelmiş olsalar bile, denizlerdeki balıkları tüketemezlerdi. Deniz, çok geniş bir su kitlesiydi. Fakat, amatörlerin avlanabilecekleri kısımlar, bir nehirden daha geniş değildi. Bu dar şerit içinde yaşayan balıklar, kıyılardan uzaklaşarak çok derinlere kaçmışlardı. Ancak, yumurtlama mevsimlerinde biraz kıyıya yaklaşıyorlardı. Buna rağmen, yumurtalarını bıraktıkları bölgeler, üremeleri için tehlikeli sayılabilirdi. Açık denizlerdeki iri balıklar da, amatör balıkçıların silahlarından nasıl kaçacaklarını öğrenmişlerdi.Bu kıtlık döneminde Didi, yüz kilo balık yakalayacağını iddia etti. On metreye beş defa daldı. İlk dalışında otuz yedi kiloluk torik yakaladı. Öteki dalışlarında dört kocaman leniya balığıyla dışarıya çıktı. Zıpkınladığı yüz kiloya yakın dev bir balığı, yardımlarımıza rağmen yakalayamadı.Bizim için en büyük düşman soğuktu. O yıl nisandan itibaren denize girmeğe başlamıştık. Soğukla mücadele ederek, avlanmaya çalışıyorduk.O yıl bizden uzakta olan Philippe Tailliez, aynı günlerde donma tehlikesi atlatmıştı. Dev yapılı köpeği, Philippe Tailliez’in üzerine yatarak, arkadaşımızı donarak ölmekten kurtarmıştı.Bu sonuncu olay, bizi soğukla ciddi olarak, mücadele etmeğe zorladı.Çok üşüyen bir insan olduğum için, dalış mevsiminden önce, uzun bir süre uğraşarak, kauçuk ince elbiseler hazırladım. Bunların dış görünüşleri bir hayli komikti. Beni soğuğa karşı muhafaza etmelerine rağmen, belirli bir derinliğin altında veya üstünde denge sağlayamıyordum. Bazen dibe çökmemek, bazen de su üstüne çıkmamak için savaşmak zorunda kalıyordum. Bu elbiselerin başka bir mahsuru da, içindeki havanın belirli bir yerde toplanmasıydı. Bazen baş tarafım, bazen de ayak tarafım hafifleşiyordu. Havanın toplandığı taraf, yukarıya doğru çevriliyor, beni suyun içinde bir hacıyatmaza benzetiyordu.Ancak, 1946 yılında ideal elbiseyi imal edebildim. Şu anda bile çok soğuk sularda uzun süreli dalışlar sırasında,bu elbiseyi kullanıyoruz. Verilen nefes elbisenin içinde dolaşabildiği için hem dengeyi koruyor,hem de üşümeyi önlüyor. Pis hava , ayak ve baş taraftaki iki sübaptan dışarıya atılıyor.Didi de yakın bir tarihte kauçuk ipliklerden dokunmuş hafif bir elbise yapmayı başardı. Bununla,çok soğuk olmayan mevsimlerde on beş veya yirmi dakikalık dalışlar yapmak mümkün oluyor. Sağladığı manevra serbestliği bakımından ideal bir elbise olduğunu söyleyebilirim.Çıplak dalışlarımız sırasında , kendimizi inci veya sünger avcılarına benzeterek, gururlanıyorduk. 1939 yılında Tunus’un güneyindeki Cerba adasında altmış yaşında ihtiyar bir adamın ağır bir taşa tutunarak 42 metreye daldığını görünce, boşuna gururlanmış olduğumuzu hissettik. Üstelik bu adam dipte iki buçuk dakika kalıyordu.Cerba adasındaki ihtiyardan bu dersi aldıktan sonra, dalgıç Le Prieur’ün keşfetmiş olduğu bir cihazı kullandık. Basit ve güvenilir bir cihazdı bu... Fakat, daha mükemmelini bulmak için sonsuz bir ihtiras duyuyordum. Daha uzun bir süre suyun altında kalmamızı sağlayacak, otomatik çalışan bir cihazı hayalimde yaşatıyordum.Bu sonsuz ihtiras meyvasını vermekte gecikmedi. Pluton’un ve Suffren’in silahçı ustaları direktiflerime uygun olarak, kapalı devreli bir cihaz hazırladılar. Sodyumlu kireç ve oksijen bulunan iki küçük çelik tüp, bele sarılan bir otomobil iç lastiğine yerleştirilmişti.Sessiz çalışan, güzel bir cihazdı. Cagueiranne civarında, Garonne kayalıklarında sekiz metre derine indiğim zaman gözlerimin önünde yepyeni bir alem canlanıverdi.Oksijenin on beş metre derinliğe kadar tehlikesiz olduğunu biliyordum. Buna rağmen Plurton’un iki tayfasından, bir sandalla daldığım yerde beni beklemelerini rica ettim.Dalışımın ilk anlarında kendimi çok iyi hissediyordum. Derinlere doğru yüzmeğe başladım. On beş metre derinlikte, dülger balıklarına rastladım. Yanlarına kadar sokulmaya muvaffak oldum. Yanımda tüfeğim olmamasına rağmen kocaman bir levreğin peşine takıldım. Bu takip bir kayanın dibine kadar devam etti. Sonra süratle benden uzaklaştı. Daha derinlerde, saldırgan bakışlı kocaman bir denti tembel tembel dolaşıyordu. Ona doğru yüzdüm. Tehlikeyi derhal anlayarak, aradaki uzaklığı korumaya çalıştı.Bu sırada dudaklarımın titremeğe başladıklarını hissettim. Göz kapaklarım da kapanmak üzereydiler. Hemen belimdeki ağırlığı attım. Belkemiğim bir yay gibi kıvrıldı. Kendimi kaybettim. Tayfalar suyun üstünde çıkan vücudumu görerek, kayığa çekip, almışlar.Bir kaç gün bütün adalelerim ağrıdı. Kazanın gerçek sebebini kestiremiyordum. Tek düşüncem, sodyumlu kireç tüpünün bu çeşit dalışlar için yetersiz olduğuydu.Bütün kışı Suffan harp gemisinde geçirdim. Daha mükemmel bir oksijen cihazı imal etmeğe çalıştım.İlkbaharda Porguerolles’a dönerken, yeni cihazımla on beş metreye daldım. İlk anlarda, bir yıl önceki gibi ümitliydim. Fakat kısa bir süre sonra aynı hayal kırıklığını uğradım. Bu sefer bayılmak üzere olduğumu daha önceden hissetmediğim için, belimdeki kurşun külçesini atmayı düşünememiştim. Baygınlığım sırasında ağırlıktan nasıl kurtulduğumu hatırlamıyorum. Yarı boğulmuş bir halde kurtarıldım. Bu denemeden sonra bir süre için oksijen cihazıyla uğraşmaktan vazgeçtim. Halbuki bahriyede oksijen başarıyla kullanılıyordu.1939 yılında, ağustos ayının sonuna doğru, bir ziyafette konuşurken bütün dünyayı içine alacak bir savaşın on seneden önce başlamayacağını iddia etmiştim. Bu ziyafetten dört gün sonra, gizli bir görevle güneybatıya doğru yol alan bir harp gemisinde bulunuyordum. İki Dünya Savaşı başlamıştı.Bu savaş sırasında, 1942 yılında ilk önce Japon dalgıçları fiili olarak görev aldılar. İtalyan, İngiliz, Alman ve Amerikan bahriyesine bağlı kurbağa - adamlar savaşın kaderinde rol oynadılar. Bize gelince, bu konuda varlık gösterememiştik. Ancak , 1945 yılında orduya bağlı olarak dalgıç ve yüzücüler konusu ele alındı. Harp başladıktan bir yıl sonra, Marsilya’daki “Deniz Karşı Casusluk” teşkilatında görev aldım. Bölüm komutanımız boş zamanlarında dalış denemeleri yapabilmem için her türlü yardımı ve kolaylığı gösterdi. Bundan yaralanarak ilkel bir cihaz olan fernes cihazını denedim.Denizin üstündeki bir kompresör, dalgıca gerekli olan havayı bir boru aracılığıyla gönderiyordu. Hava, başlığa yerleştirilmiş olan bir sübaptan geçerek, ağza kadar ulaşıyordu. Böylece dalgıç rahatça nefes alabiliyordu. En önemli sakınca, bir boruyla dışarıya bağlı olmaktı. Bununla beraber, dalma zevkini tatmin etmek mümkündü.1942 yılında, Embiez’de, mouliniere kıyılarında fernez cihazıyla dalışlar yapıyorduk. Biz, oraya gitmeden önce bu kayalık kıyı, balıkların cennetiydi. En ufağı yedi, en büyüğü otuz kilo olan lerniyalar kayaların diplerinde sürüler halinde dolaşıyorlardı. Bunların aralarında ise barbunyalar bir balık bulutu gibiydiler. Bizden korkmuyorlardı. Kauçuk paletlerimizin arasında rahatça dolaşıyorlardı. Bu balık bolluğu bizi coşturmuştu. Yiyebileceğimizden daha çok lerniya yakaladık. Fernez cihazı da bu sebeple aramızda lerniya pompası adını aldı.
Aynı yerde bir gün Didi, büyük bir kaza atlattı ; yirmi iki metre derine dalmıştı. Ben de Dodero adındaki kayıkta kalmış, kompresörü kontrol ediyordum. Bütün dikkatim kompresörde ve denize inen boruda toplanmıştı. Bir elimle boruyu tutmuştum. Birdenbire borunun ucu kompresörden kurtuldu. Boru denize düşüp, gözden kaybolacağı anda bir ucundan yakalayabildim. Bütün gücümü sarf ederek süratle tekrar kayığın içine çektim. Aynı anda borunun denizde olan kısmının şiddetle çekildiğini hissettim. Bu çekmeyi Didi yapıyordu. Kalan tüm gücüyle boruya asılarak, kendisini suyun üstüne çıkartmağa çalışıyordu. En sonunda başı suyun üstünde göründü. Yüzü kıpkırmızı olmuş, gözleri dışarı fırlamıştı. Buna rağmen soğukkanlılığını muhafaza etmekte olduğunu gördüm. O anda Didi’nin karşılaşmış olduğu tehlikenin büyüklüğünü ikimiz de anladık. Didi, dipte hemen hemen üç atmosfer basınçlı havayı teneffüs ediyordu. Borunun ucu birdenbire kompresörden kurtulunca, ciğerleri doğrudan doğruya normal hava basıncıyla karşı karşıya kalmıştı. Eğer zamanında nefesini tutmamış olsaydı, göğüs kafesi insafsızca ezilebilirdi.Bu kazadan sonra cihaza dönüş yolunu kapatan bir supapla bir yedek hava tüpü ilave ettik. Böylece, borunun kopması ve yerinden çıkması gibi kazaların tehlikesini önlemiş olduk. Bununla beraber dalışlarımızda bir boruyla dış dünyaya bağlı olmak, su altı gezintilerimizin serbestliğini önleyen önemli bir sakıncaydı.
1942 yılının son günlerinde, Fransa’nın Lizbon Elçiliğine deniz ateşe muavini olarak atandım. Emri alır almaz derhal yolculuk hazırlıklarına başladım. Önemli bir görev almanın verdiği mutluluğun yanında, dalış tecrübelerinden ve arkadaşlarımdan ayrılmanın üzüntüsü yer almış bulunuyordu. Fakat yeni görevime gideceğim sırada Güney Fransa’nın düşman tarafından istila edilmesi, bu bölgede bulunan filoya ait gemilerin kendi kendilerini batırmaları ve bütün verilmiş olan emirlerin iptal edilmeleri, yeni görevime gitmemi engelledi. Eğer Portekiz’e gitmiş olsaydım, meslek hayatım tamamıyla değişecek, müstakil olarak çalışan dalgıç cihazını keşfetmek ve kullanmak fırsatını bulamayacaktık.Tamamıyla otomatik, güvenilir bir cihazın hayali ile dolu bulunuyorduk. Başka bir şey düşünemez olmuştuk. Gerçekleştiremediğimiz bu hayalin üzüntüsü içinde bulunduğumuz bir sırada, 1942 yılında Paris’te Emile Gagnan’a rastladım. Emile Gagnan, mühendisti. Üzüntülerimizi kendisine anlattığım zaman gözleri parladı. Sözlerimi yarıda kestikten sonra, plastik kaplı bir cihaz uzatarak: “Böyle bir şey mi düşünüyordunuz? Diye sordu. Bu detantörü, otomobil motorlarını hava gazıyla çalıştırabilmek için yaptım.”
Benzinin zor bulunan bir madde haline gelişi, sentetik madde endüstrisinin gelişmesine sebep olmuştu. Bunun da çalışmalarımızın geleceği bakımından ümit edilmedik tesirleri olacaktı. Bir insanın nefes alışı ile motorun benzinle beslenişi arasında hayret verici bir benzerlik vardı.Detantör, birkaç hafta içinde su altı faaliyetlerine elverişli bir hale getirildikten sonra, Boulogne fabrikalarında “Dışarıdan hiçbir müdahaleye ihtiyaç hissetmeden çalışabilen dalgıç cihazının yeryüzündeki ilk örneği” doğmuş oldu.İlk denemeler Marne’da yapıldı. Kalbim çarparak bulanık suya daldığım sırada, Gagnan’la arkadaşı Gauthier hareketlerimi gözleriyle takip ediyorlardı. İlk saniyelerden itibaren ümitsizliğe kapıldım. Yedi veya sekiz metre derine inerken, cihazın başarısızlık sebeplerini metodik olarak düşünmek mecburiyetinde kaldım. Yatay olarak yüzdüğüm sırada cihaz mükemmel çalışıyordu. Fakat ayakta durduğum zaman hava, Fernez cihazında olduğu gibi devamlı olarak, bol miktarda boşalıyordu. Bu da havanın kısa zamanda azalmasına sebep olacaktı. Başım aşağıda olmak üzere dik durduğum zamanda, bu olayın tam tersi oluyor, hava zorlukla geliyordu. Soğuktan titreyerek, üzgün bir ifadeyle Gagnan’a durumu anlattım. Dönüş yolculuğunda uzunca bir süre hiçbir şey konuşmadık. Sonra ciddi bir şekilde konunun tartışmasını yaptık. Paris’e ulaşmadan önce, cihazın aksamasının sebebini bulmuş, düzeltilmesi için bir proje hazırlamıştık.Suyun içinde ayakta durduğum zaman, verdiğim nefesi dışarı atmakla görevli olan subap, detantörün merkez kısmından yirmi santimetre yukarıda kalıyordu. Detantör ise devamlı olarak hava vermeğe devam ediyordu. Böylece cihazın iki kısmı arasında gerekli işbirliği meydana gelmiyordu. Bunu sağlamak için, ikinci bir boru ilave edilmeli, başlıktaki hava subapı da detantörün altına yerleştirilmeliydi.Düşündüğümüz değişiklik yapıldıktan sonra, cihaz yeni şekliyle, 1943 yılı güzel bir haziran sabahı, bir sandık içinde gönderildi.

II

Dalışlarımızın çoğunu bir amaca ulaşmak için yaptık. Bu amaç bazen batık bir gemiyi keşfetmek, bazen serseri mayınları imha etmek, bazen de bilimsel denemeler yapmaktı. Bu arada, sadece zevkimizi tatmin etmek için de dalışlar yaptık.Bu dalışlarda en hoşumuza giden şey, kendimizi bütün sıkıcı ağırlıklardan kurtulmuş olarak hissetmekti. Karada yaşayan bütün canlılar, ayakta durabilmek için aşırı bir enerji sarf ederler. Deniz, bizi hem bu enerji sarfından, hem de yerçekiminin etkilerinden kurtarıyordu.Yanlış bir düşünce de şişmanların, zayıflara nazaran daha kolaylıkla yüzebilecekleridir. Hakikaten yağ, adaleden biraz daha hafiftir. Fakat , pratikte vaziyetin böyle olmadığını bir çok defa gördük. Bunun izahı gayet basittir. Şişman insanların göğüs kafesleri ve ciğerleri, zayıflara kıyasla daha gelişmiş vaziyettedir. Bu yüzden suyun içinde daha çok hafiflemiş olurlar.Ağırlığın bahis konusu olmadığı bu ortamda, ilk zamanlar insana bir hayli garip görünen olaylar cereyan etmektedir. Mesela, bir geminin güvertesinde çalışırken kırılan bir çekiç suya düşecek olursa, madeni kısmın dibe battığını, tahta kısmın yüzeyde kaldığını görürsünüz. Denizin altında çalışırken, elinizdeki alete hakim olamadığınızı görüp hayret içinde kalırsınız. Bu aletin değdirmek istediğiniz yerden daha başka istikametlere doğru yön değiştirdiğini fark edersiniz. Elinizdeki hançerin bir mantar gibi hafifleştiğini hissedersiniz. Havadaki ağırlığı otuz beş kilo olan fotoğraf makinelerinin tüy gibi hafifleştiğini fark ederek hayret edersiniz. Dalgıcın su üstündeki dengesinin bozulmaması için, ağırlığının iyice hesaplanması gerekir. Derindeyken her bir hava tüpünün ağırlığı başlangıçta birer kilodur. Nefes aldıkça bu ağırlık yavaş yavaş azalır. Tamamıyla boşalınca, tüpler üç kiloluk bir kuvvetle yukarı doğru itilirler. Dalışın mükemmel olabilmesi için, dalgıcın başlangıçta biraz ağır olması gerekir. Dalışın sonuna doğru dalgıç bir miktar hafiflemiş olur.
Bütün yüzücüler gibi balık-adamlar da ılık suyu severler. Fakat, her zaman ılık su bulmak imkansızdır. Biraz derine inince su birdenbire buz gibi oluverir. Akdeniz’de suyun en sıcak olduğu ay ağustostur. Fakat bu sıcaklık ancak yüzeydedir. Derine inildikçe suyun soğuduğu hissedilir. Her şeye rağmen bu soğukluk tahammül edilemeyecek derecede değildir. Haziran ve kasımda, on beş metre derinlikte bile su ılıktır. Temmuz ve ağustosta ılık suyun sınırı otuz metre derinlikten geçer. Balık-adamlar için en ideal ay eylüldür. Ilık suya altmış metre derinlikte bile rastlamak mümkündür.Yukarıda bahsettiğimiz ılık su sınırını biraz geçince insan birdenbire kendini buz gibi bir bölge içinde bulur. Sıcaklık ani olarak 13 dereceye düşer. Ilık ve soğuk bölge arasında, üçüncü bir bölge yoktur. Ilık suyla soğuk su, bir kasenin içindeki su ile zeytinyağı gibi kesin bir çizgiyle birbirlerinden ayrılırlar.Deniz, tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü, dünyamızdan ayrı bir dünya gibidir. İlim adamlarının yakın tarihteki ısrarlı iddialarına rağmen, bunu kesinlikle belirtmekten çekinmiyorum. Bazı ilim adamları, denizin içindeki sesleri hassas cihazlarla plağa alarak, çeşitli vesilelerle bütün dünyaya dinletmişlerdi. Bu plaklar, meraklılar tarafından satın alınmışlardı. Bunların gerçekle hiç bir ilgileri olmadıklarını kesin olarak belirtmek isterim.Binlerce dalış yaptık. Dalışlarımızda suyla temas halinde olan kulaklarımıza, bu plaklardaki seslerden hiçbiri aksetmedi. Buna rağmen denizin içinde bazı seslerin mevcut olduğunu da söylemek zorundayım. Hatta bunların arasında çok enteresan olanları vardır. Su bu sesleri hayret verici bir hassasiyetle nakletmektedir. Fakat bu sesler, ilim adamlarının iddia ettikleri gibi plaklarındaki seslere asla benzememektedirler.Denizin içinde bir ses işitmek o kadar nadir bir olaydır ki, duyulduğu anda ölçüsüz bir önem kazanıverir. İnsan, elinde olmadan bu sesin sebebini araştırmak ihtiyacını hisseder. Sessiz dünyada yaşayanlar korkularını, ıstıraplarını ve sevinçlerini asla seslerle ifade etmezler.Bazen, dikkatli bir kulak, dişlerin gıcırdamalarından hasıl olan sese benzeyen hafif bir ses işitir. Bu ses bilhassa kısa bir an nefes tutulacak olursa, daha net işitilir. Buna denizin çıtırtısı denir. İlim adamlarının tespit ettikleri ve büyüterek tekrar duyurdukları ses bundan başka bir şey değildir. Bu sesi tahlil etmenin faydasız olacağını iddia edecek değilim. Fakat denize dalan bir kimsenin bu sesi her zaman duymasına imkan olmadığını da belirtmek isterim.Acaba bu çıtırtıların sebebi nedir? Suriyeli balıkçılar, kulaklarını sandalların döşemesine dayayarak, denizi dinlerler. Bu çıtırtıları duydukları zaman, derhal ağlarını atarlar. Bu ağların boş çıktıkları bir defa bile görülmemiştir. Suriyeli balıkçılar bu çıtırtıları duydukları zaman, denizaltı kayalıklarının üstünde bulunduklarını anlarlar. Kayaların olduğu yerde de balık yuvalarının bulunduğunu bilirler.Bazı biyologlar, bu çıtırtıların yengeçlerin kıskaçlarından çıktığını iddia etmektedirler. Gerçekten de yengeçler, bir kavonaza konuldukları zaman kıskaçlarıyla bazı sesler çıkartırlar. Fakat şunu da unutmamak lazımdır ki, Suriyeli balıkçılar yengeç değil, balık avlamaktadırlar. Biz de, çıtırtı işitilen suya daldığımız zamanlar bir tane bile yengece rastlamadık.Bu çıtırtılar, fırtınaları takip eden sükunet anlarında daha çok işitilmektedir. Fakat, bu kaidenin istisnalarınada sık sık rastladık. Denizdeki tecrübelerimiz arttıkça sonuçlar hakkında kesin fikir yürütmemenin doğru olacağına inanmış bulunuyoruz.

Tropikal bölgelerde yaşayan yerliler, günlük nafakalarını sağlamak için, denizin derinliklerinde dolaşmak zorundadırlar. Fakat, yıllarca önce bir Polonezya’lı balıkçı, su geçirmeyen bir gözlük çerçevesine iki cam takmayı akıl edememiş olsaydı. Bugün insanlar suyun içinde birer körden farksız olacaklardı. Gözle su, aşağı yukarı aynı oranda ışınları kırdıkları için, bir araya geldikleri zaman kornea, merceklik görevini tam olarak yapamaz. Işınların taşıdıkları hayaller retina üzerinde teşekkül ederek görüşün bulanık olmasına sebep olur. Bu bulanıklık bir sarhoşun bakışlarındakinden farksızdır. Halbuki, maskesindeki camların gerisinden bakan dalıcı, cisimleri tamamı ile net olarak görür. Buna karşılık cisimler, olduklarından daha büyük ve daha yakınlaşmış görünürler. Başka bir deyimle, denizin içinde iki belirli nokta arasındaki mesafenin dörtte bir kısalmış olarak göründüğünü söyleyebiliriz. Bunun sebebi de, suya girerken kırılan ışınların, bir kere de maskenin camından geçerken kırılmış olmalarıdır.İlk dalışlarımda bu göz aldanmasıyla ilgili garip olaylarla karşılaşmıştım. Çok yakınımdaymış gibi görünen cisimleri tutmak için elimi uzatıyor, fakat tutamıyordum.Bu göz aldanması, denize dalanların masala benzeyen hikayeler anlatmalarına yol açmaktadır. Mesela, iki metre boyunda bir köpek balığıyla karşılaşan bir yüzücü, gördüğü canavarın üç metre boyunda olduğunu söyler. Bu mübalağalı anlatış tarzı, o şahsın palavracı oluşuna işaret sayılmamalıdır. Sadece, yukarıda sebebini izah ettiğim söz aldanmasına kurban gitmiştir.Bir günün başlangıcında ışık durumu, karada ve suyun içinde kendini başka başka belli eder. Güneşin doğuşundan önceki alaca karanlık devresinde karada hafif bir aydınlık göze çarpmasına karşılık, suyun içinde tam bir karanlık hüküm sürer. Güneş doğar doğmaz, karada bulunan her cisim bol bir ışıkla aydınlanıverir. Buna karşılık yatay olarak suyun yüzüne çarpan güneş ışınları, kırılıp, sekerek, derinlere nüfuz edemez. Işınların denizin dibini de aydınlatabilmesi için, güneşin bir hayli yükselmesi gerekir. Diğer taraftan, akşam olurken bu olayın tam tersi tekrarlanır. Suyun derinliklerindeki aydınlık derece derece kaybolur. Güneş battıktan bir müddet sonra bile, denizin dibinin oldukça aydınlık olduğu görülür.
Tamamıyla şeffaf ve berrak olan bir su. Otuz metre derinlikte zifiri karanlık içindedir. Dalıcı yoluna devam ederek, dibe ulaştığı zaman hafif bir aydınlıkla karşılaşır. Buna da sebep, zemine çarpan ışınların yansımalarıdır.Hava tüpüyle dalışların sınırı olan doksan metre derinlikte, insan ümit ettiğinden daha çok ışık bulmaktadır. Bu kadar aydınlık, siyah-beyaz fotoğrafın çekilmesine kafi gelmektedir.Suyun şeffaflık derecesi sadece ayrı yerlerde değişiklik gösteremez, bir tabakadan diğerine dikey olarak geçerken de değişir. Birbirlerinden tam bir nitelikle ayrılan bu tabakaların gözünüzün önünde canlanabilmesi için, bir kontraplağı düşünmelisiniz. Bu tabakalar çok önemlidir.Bir gün, Cassidaigne civarındaki ıssız kayalıklarda avlanmaya gitmiştik. Otuz metre derinlikte Dumas, kırk kiloluk bir keleri zıpkınlamaya muvaffak olmuştu. Zıpkın, hayvanın ensesine saplanmış olmasına rağmen, öldürememişti. Kurtulmak için çırpınıyor. Didi’yi kuvvetle sürüklüyordu. Bu sırada, tüplerimizdeki havanın tükenmek üzere olduğunu fark etmiştik. Mücadeleye devam etmek bizim için tehlikeli olabilirdi. Avımızı bırakmaya da gönlümüz olmuyordu. Dumas süratle hareket ederek, kelere yetişti. Kucakladı. Hançerini kalbine sapladı. Açılan yaradan kan, bir fıskiye gibi fışkırdı. Bu kan yeşildi.Gözlerime inanamıyordum. Hayvana iyice yaklaştığım zaman, aldanmamış olduğumu gördüm. Suyu bulandıran kan, yeşil akıyordu. Diğer taraftan, bu olaya önem vermemiş olan Dumas, avıyla beraber vakit kaybetmeden satha doğru yükselmeye başlamıştı. On sekiz metre derinliğine ulaştığımız zaman, yaradan akan kan bildiğimiz gibi kırmızı renkteydi.Bu ilgi çekici olaydan bir süre sonra, benzeri bir olay benim de başıma geldi. Elli metre derinlikte dolaşırken bir kaza sonucu parmağımı kesmiştim. Bu basit olay zihnimin iyice bulanmasına sebep olmuştu. Kanım yeşil akıyordu. O sırada derinlik sarhoşluğunun tamamı ile tesiri altında idim. Bu sarhoşluğun tesiri ile kanımın yeşil akmakta olduğunu zannetmiştim. Fakat bir kaç saniye sonra “keler”hadisesini hatırlayarak, sakileştim. Hakikatte kanım renk değiştirmemişti. Bu göz aldanmasına rağmen kırmızıydı.Starbuck, meşhur “Moby Dick”isimli eserinde: “Gemimde balinadan korkmayan insanın yeri yoktur!”demektedir. Ben, bu cümleyi şu şekilde değiştirmeyi faydalı buluyorum: “Denizden korkmayan insan, denize girmemelidir!”

1943 yılında, Fransa düşman istilası altındaydı. Aranılan hiçbir ihtiyaç maddesi bulunamıyordu. Bandol’da, Barry villasında toplanmıştık. Philippe Tailliez, karısı ve oğlu, Claude ve İna Houlbregue, karım Simone, iki oğlum ve ben oradaydık. Her hafta Roger ve Ginette Gary villaya geliyor, bize yardım ediyorlardı O yaz mevsimini asla unutamam. Emile Gagnan’ın gönderdiği sandıktan çıkan küçük dalgıç cihazıyla en azından beş yüz dalış yaptık. Yeni cihazımıza iyice alışmıştık. Fakat, aradan zaman geçtikçe, beklenilmedik bir kazayla karşılaşmaktan çok korkuyorduk. Oksijen veya fernez cihazıyla yaptığımız dalışlarda, bazı kazalar atlatmıştık. Bunları nasıl önleyeceğimizi tecrübeyle bulmuştuk. Bu kazaların sebepleri çok basitti. Yeni cihaz, daha geniş imkanlar sağladığı için, kaza ihtimalleri de çoğalmıştı. Her seferinde biraz daha derine dalıyorduk. Bu denemelerle fotoğraf makinelerimizi yanımızdan ayırmıyorduk. Philippe Tailliez, bir reçel kavanozunun içine bir Parthe-Baby yerleştirerek, bize önderlik etmişti. Daha sonra,ben de on altı milimetrelik bir sinema makinesini, bir otomobil iç lastiğinin içine yerleştirdim. 1942 yılında, elden düşme bir Kinoma satın almıştım. Daha sonraları, Macar mültecilerinden Heinic baba buna çok aydınlık bir mercek takmıştı. Le Mars savaş gemisinin mühendisi Leon Veche de bu Kinomaya su geçmez bir kutu yapmıştı. Savaş yıllarında otuz beş milimetrelik sinema filmi bulmak hemen hemen imkansızdı. Bu yüzden, ileride yapıştırıp birleştirmek üzere, Leica filmlerini biriktirmeye başlamıştım. Bir süre sonra, bu ilkel malzemeyle, denizaltıyla ilgili ilk filmimizi oynatmayı başardık. Filmimizin adı “On sekiz metre derinde” idi.Bu başarıdan sonra, cesaretimiz çoğaldı. Daha geniş bir konuya geçtik. Batık gemileri ziyaret etmeyi düşünüyorduk. Fakat, bu iş için daha gelişmiş malzemeye ihtiyacımız vardı. Kaiser tarafından su geçmez bir kutu içine yerleştiren bir Le Blay kullanmaya başladık.Marsilya’nın açığında Planier deniz feneri, 1944 yılında Almanlar tarafından sebepsiz olarak tahrip edilmişti. Fenerin bulunduğu adanın yakınında, Dalton adında bir İngiliz gemisi batık bir halde yatıyordu. Resmi makamlardan gerekli izni aldıktan sonra Philippe Tailliez, Frederic Dumas, Roger Gary, Claude Holubregue ve ben, fenere erzak ve malzeme götüren gemiyle adaya gittik. Yanımızda gerekli olan her şeyi almıştık.Adaya çıktıktan sonra, fenerin yakınındaki rıhtımın taş basamaklarından inerek, Dalton’a doğru yüzmeye başladık. Dalton, sarp bir kayanın dibinde çeşitli yerlerinden delinmiş bir demir yığını halinde yatıyordu. Yaşadıkları süre içinde ilk defa insan gören balıklar, oldukları yerde durarak, hareketlerimizi hayretle izliyorlardı. Bazıları, demir yığınının arasından geçip, daha uzakta meydana çıkıyorlardı. Geminin bulunduğu yeri çok meyilliydi. Dalton’un parçalanan ön kısmı yukarıya doğru kalkmıştı. Gemi sol tarafına doğru yan yatmıştı. Açık kalmış olan ambar deliği simsiyah görünüyordu. Kaptan köşkü yer değiştirmiş gibiydi. Ambarın iç bataklık haline gelmişti. Burada, geminin gövdesi iyice yassılmıştı. Büyük bir tünel halini alıyordu. Bu karanlık tünel, ileride denizde birleşiyordu.Ortadan ikiye ayrılmış olan geminin her iki parçasını birleştirmek imkansızdı. İyice yaklaşınca, ön parçanın sol tarafa, arka parçanın sağ tarafa yatmış olduğunu gördük. Geminin yakınında, ışık daha donuk ve maviydi. Karşımıza çıkan kocaman balıklar kaçışıyorlardı. Adını bilmediğimiz çeşit çeşit renk renk balıklar birbirlerini büyük sürüler halinde izliyorlardı.Kum olan zeminin tehlikesiz olduğuna inandıktan sonra, kaptan köşkünün etrafını dolaştık. Bunun altındaki karanlıkça bir çöküntüden içeri daldık. Midye bağlamış olan dümen çarkının etrafında, yosunlar küçük bir orman meydana getirmişlerdi. Bunun sağında ve solunda geometrik şekiller göze çarpıyordu. Dikkatle bakınca bunların kumanda boruları ve manometreler olduklarını anladık. Kaptan köşkü, arka ambara doğru meyletmişti.Bu gemi bilemediğimiz çeşitli tehlikelerle dolu olabilirdi. Her tarafını gezmeğe cesaret edebilecek miydik? O anda hepimiz tereddüt içindeydik. Durumu sakin olarak gözden geçirmek için yukarıya çıktık. Karaya ayak bastığımız zaman karnımızın iyice acıkmış olduğunu hissettik.Geminin yakınında gördüğümüz melanuryalar, istrongiloslar, kupesler, sarpalar, ispariler, sarıgözler, mercanlar, sinaritler, kurdele balıklar, barbunyalar, lapinalar, kırlangıçlar, dülger balıkları, levrekler bizden ürkmemişlerdi. Philippe Tailiez ve Frederic Dumas, karnımızı doyurabilmek için tekrar dalış yaptılar. On beş yirmi dakika sonra geriye döndükleri zaman yiyebileceğimizden daha çok miktarda hani balığı, levrek, barbunya, mercan ve sarıgöz getirdiler. Bu kadar bol miktarda yakaladığımız bu balıkları, profesyonel balıkçıların nadiren ele geçirebildiklerine eminim.Karnımızı doyurduktan sonra, ertesi gün Dalton’un arka kısmına gitmeğe karar verdik.

Ertesi gün öğleye doğru yine aynı yerden daldık. Geminin gövdesini izleyerek, otuz beş metre derine indik. Su berraktı. Bu derinlikte cisimlerin gölgeleri yoktu. Geminin gövdesi, direkleri, insanlar ve balıklar, her taraftan ışıkla bir arada yoğrulmuş gibi görünürler.Gemiye yaklaştıkça, arkadaki yara genişleyip, büyüdü. Tahta kısımlar çürüyüp döküldükleri için, arka güverte bir kafese benzemişti. Burada yeşil ve kahverengi yosunlar yoktu. Midye cinsinden kabuklu canlılar göze çarpıyordu. Barlam, mezgit, deniz sazanı sürüleri arka güverteyle kaptan köşkü arasını tamamı ile kaplamış gibiydiler. Mütereddit kulaçlar atarak, üst arka güverteye kadar yüzdük. Ayaklarımızı çürümüş güverteye basıp, parmaklığa dayanarak, aşağıya baktığımız zaman, uzaklarda kaybolan koyu renkli bir kum çölü gözlerimizin önüne serildi. Bu süre bu güzel manzarayı seyrettikten sonra, güverte parmaklığını aşarak, kendimizi o boşluğa bıraktık. Ağır ağır dibe indik. Uskur kuma yarıdan fazla gömülmüştü. İlk defa olarak bu kadar derine iniyorduk. Buna rağmen kendimizi çok iyi hissediyorduk. Sadece, süratle yüzdüğümüz zaman kuvvetimiz kesiliyor, teneffüs tempomuz bozuluyordu. Bu kadar gezintiyi yeterli görerek, tekrar suyun üstüne çıktık. Bir kaç kulaçta sahile ulaştık. Bir kayanın üstüne oturduğum zaman, başımın şiddetle döndüğünü hissettim. Düşmemek için kayaya tutundum. Gözlerimi kapattım. Otuz saniye sonra tekrar açtığım zaman, yine eskisi gibi olduğumu fark ettim. Etrafıma baktım. Her taraf güneşin kuvvetli ışınlarıyla pırıl pırıl parlıyordu. Arkadaşım, başıma gelenleri fark edemediği için yanımdan ayrılmıştı. Yukarı çıktım. Taş basamaklardan birine oturdum. Denizi seyretmeye başladım.Başıma gelen bu olay, derinden yüzeye çıktığımız sırada sık sık tekrarlanıyordu. Kulaklardan başlayan basınç dengesizliği, beyindeki denge merkezine kadar yayılıyordu. Neyse ki, o güne kadar bu durum hayati bakımdan önemli bir tehlike yaratmamıştı.Orada on gün kadar kaldık. Her gün birkaç defa dalış yaparak, Dalton’un enkazını çeşitli yerlerden fotoğraflarını çektik. Böylece film arşivimizi daha çok genişletmiş olduk.

O güne kadar bir çok defa kırk metre derinliğe dalış yapmıştık. Bu denemeler, daha aşağılara inebileceğimiz kanaatini uyandırmıştı. Yaz mevsiminin sonuna doğru, Frederic Dumas’ın teklifine uyarak, çok önemli bir deneme yapmaya karar verdik. Ulaşabileceğimiz en çok derinliği tespit etmek istiyorduk.“La maladie des caissons” denilen “basınç azalması kazaları”, ilk olarak 1878 yılında Poul Bert, daha sonra Haldane ve Behnke tarafından tetkik edilmişti. İngiliz hekimleri “Bend” dedikleri bu olay, basınç altında çalışanların hepsinin başına geliyordu. Köprü inşaatlarında çalışan dalgıçlar, inci ve sünger avcıları bu olayı çok iyi bilirler. Suyun yüzüne çıktıkları zaman, dayanılmaz sancılarla kıvranırlar, bükülen bellerini doğrultamazlar. Bu kazalar basit kaşıntılarla geçiştirilebildiği gibi, ölümle sonuçlanan damar tıkanmalarına kadar ulaşabilir. Bu arada, tahammül edilemeyecek sancılarla çeşitli felç olaylarını da söylemek gerekir. Denizcilerin derinlik sarhoşluğu veya vurgun dedikleri olayların gerçek sebepleri artık günümüzde bilimsel olarak tetkik edilmiştir. Alınan havanın içinde bulunan azot, dalgıcın kanında, karbonik gazın gazozda veya maden suyunda erimesi gibi erimektedir. Eğer suyun yüzüne çıkışta bazı tedbirlere uyulmayacak olursa, kanda erimiş durumda olan azot, gazozdaki hava kabarcıklarına benzeyen kabarcıklar durumuna geçmektedir. İşte bu anda damarlar, kapağı aşınmış bir gazoz şişesine benzerler. Bunu çok iyi bildiğimiz için, girişeceğimiz teşebbüs sırasında derinde uzun süre kalmamaya karar vermiştik.
1943 yılı, ekim ayında, bir gün öğleden sonra, Marsilya’ya yakın çok küçük bir balıkçı kasabası olan Goudes’da, resmi ve sivil kimselerin önünde ilk denemelerimizi yaptık. Her beş metrede bir kocaman bir düğüm atılmış olan yüz metrelik ince halat, Mathieu adındaki bir mühendis ve Gaudry adındaki kasaba noteri tarafından dikkatle kontrol edildi. Karada yapılan bu incelemeden sonra, iki motora dolarak , deneme yerine gittik. Bu motorlardan biri, içinde bulunduğumuz sandalı bir halatla çekti.O güne kadar kalabalık önünde hiç dalış yapmamıştık. Üzerimize dikilen meraklı günler bizi rahatsız ediyorlardı. Buna rağmen kendimize güvenimiz sonsuzdu. Sadece bizi üzen ve terettüde düşüren tek nota, denizin durgun ve berrak olmayışıydı.Aldığımız karara göre Frederic Dumas, beş metrede bir düğümlü olan ipe tutuna tutuna, ayakları aşağıda olmak üzere derine inecekti. İpin ucunda çok büyük bir demir vardı. Böylece ince halatın mümkün olduğu kadar dik durmasını temin etmeye çalışmıştık. Frederic Dumas, inebileceği en derin noktaya ulaştığı zaman, en yakınındaki düğümü, kemerine bağlayarak, derhal yukarıya çıkacaktı. Biraz önce de belirttiğim gibi hava iyice kapalıydı. Kuvvetli bir sonbahar rüzgarı esiyordu. Deniz bir hayli çırpıntılıydı. İlk motor, yetmiş beş metre derinlikte demirlendi. Motora çarpan dalgalar, güvertenin üzerinden aşıp, öteki taraftan akıyordu. Bu sapsarı su hiçbirimizin hoşuna gitmemişti.Ben, yardımcı dalgıçtım. Tehlike anında, Frederic Dumas’ın yanına koşacaktım.İlk olarak ben denize girdim. Kuvvetli bir akıntıyla bir hayli uzağa sürüklendim. Motordan suya sarkan merdivene ulaşıp, tekrar tutunabilmek için, büyük bir çaba saf etmek zorunda kaldım. Bu da beni bir hayli yordu. Hazır olduğumu gören Frederic Dumas da suya girdi. Ben bu sırada düğümlü ipi tutabilmek için dalgalarla mücadele ediyordum. Böylece daha deneme başlamadan önce, bir hayli kuvvetten düşmüş bulunuyordum. Bu sırada gözümü Frederic Dumas’tan ayırmıyordum. Onun da düğümlü ipe ulaşmak aynı engelle savaştığını görüyordum. İnce halatı yakaladığı zaman çok yorulmuş olduğunu fark ettim. Nitekim Frederic Dumas, dalmadan önce kısa bir süre dinlenmeyi faydalı buldu. Ona doğru bütün gücümle yüzdüm. Fakat yanına yaklaşmaya imkan bulamadım. Frederic Dumas, ipe tutunarak aşağı doğru inmeye başlamıştı. Ben de arkasından suya daldım. Otuz metre derinliğe kadar izledim. Sonra orada beklemeye başladım. Bir kaç saniye içinde Fredic Dumas’ın elleri, başı ve gövdesi, suyun içinde. Derinliklerde gözden kayboldu.Daha sonraları, Frederic Dumas’ın hatıra defterinde bu dalış hakkında şu satırları okuduk: “Custeau’yu geçtim. Bu ayrıntıyla uğraşarak, zaman kaybetmek istemiyordum. Bunun iki sebebi olabilirdi. Ya güneş erken batmış ya da gözlerim zayıflamıştı. Yeteri kadar derine indiğimi zannetmiyordum. Fakat, bir hayli yorulmuştum. Nefeslerim sıklaşmıştı. İnce halat derinlere sarkıyor gibiydi. Sert ve oynaktı. Aşağıya indikçe, ince halatın dibe doğru meyilli olarak yoluna devam ettiğini zannediyordum. Ümitsizliğim her an biraz daha çoğalıyordu. Birdenbire kendimi sarhoş gibi hissettim. Kulaklarım uğulduyordu. Ağzımda alışık olmadığım, kötü bir tat belirmişti. Buna, bakır veya bronz gibi madeni bir tat denebilirdi. Suyun akıntısıyla, iki yana yalpa vuran bir sarhoş gibi sallanmaya başladım. Cousteau’yu ve yukarıdakileri tamamen unuttum. Suyun içinde garip hayaletler dolaşmaya başlamıştı. Bunları görmek istemiyordum. Fakat bu garip hayaletler bir türlü gözlerimin önünden uzaklaşmıyorlardı. Mümkün olduğu kadar gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum. Bulunduğum derinlik aydınlık olmasına rağmen, etrafımı net olarak göremiyordum. En yakın düğümü el yordamıyla arayıp bulduktan sonra kemerime bağladım. Süratle yukarıya doğru çıkmaya başladım. Sarhoşluğum yavaş yavaş azalıyordu. Bu sırada daha derine inmediğim için kendi kendime öfkelendim. Cousteau’nun yanından hızla geçtim. Sudan çıktım. Motorun güvertesine uzandım. Bir sigara yaktım. Aşağıda kaç dakika kaldığımı arkadaşlara sordum. Yedi dakika kaldığımı öğrendim. Tanıklar yukarı çekilen tüpü dikkatle kontrol ettiler. Ne durumda olduğumu fark etmeden, gürültülü bir tarzda gevezelik ediyorlardı.”
Frederic Dumas’ın arkasından ben de motora çıktım. Noter mösye Gaudry, ipi dikkatle kontrol etti. Ulaşılan derinliğin altmış iki metre olduğunu bildirdi. Bu, bizim için yeni bir rekordu. Dalgıç cihazı kullanan hiçbir dalıcı o güne kadar bu derinliğe inememişti.Frederic Dumas’ın altmış iki metre derinlikte hissettiği sarhoşluğu, yıllarca önce Behnke, “azot baygınlığı” adı altında tıbbi bültenlerde yayınlamıştı. Fakat, bu bültenin tetkik etmeye henüz imkan bulamamıştık.Amelliyat olanlar çok iyi bilirler. Uyutucu maddenin teneffüs edildiği ilk anda hafif bir uyuma isteği belirir. İşte “derinlik sarhoşluğunun” ilk anında da insan aynı isteği duyar. Daha sonra, kendini tabiat dışı bir varlık olarak hissetmeye başlar. Buna aşırı duyarlılık da denebilir. Bu olay, derine dalmak isteyenlerin önüne dikilen en önemli engellerden biridir. Bilginler bu olayı tetkik etmiş olmalarına rağmen, gerçek sebebi açık bir şekilde izah edememişlerdir. Krada bulunduğumuz zaman, havanın azotu yüzünden meydana gelen sarhoşluğu bünyemiz otomatik olarak yok etmektedir. Böylece bunu hissedememekteyiz.Kırk metre derinliğe yaptığımız ilk dalışlarımız üzerinden on yıl geçmiş bulunuyor. Artık,kadın veya erkek, her yaştan amatör dalıcılar, bir kaç denemeden sonra bu derinliğe rahatça ulaşabiliyorlar. Üstelik bu işi normal bir olay olarak görüyorlar. Arkadaşımız Dobois, kamyonetiyle kıyıları dolaşarak, isteyenlere dalgıç cihazıyla dalış dersleri veriyor. Bu dersleri dinleyerek dalış yapan acemiler de, hiç bir zorluk çekmiyorlardı. Frederic Dumas’ın, Philippe Tailliez’in ve benim, yıllarca önce bu konuda çektiğimiz üzüntüleri hatırladıkça, bu amatör dalıcıları hem memnunlukla seyrediyor, hem de kıskanıyorduk.

III

1942 yılında, bir kasım gecesi, uçakların gürültüsüyle uyanmıştık. Yataktan kalkıp radyonun düğmesini çevirdim. Cenevre radyosu Hitler’in sözünde durmayıp Toulon’u ve tersaneleri işgal ettiğini bildirdi. Fransız donanması, intihar etmişti. Spiker kendi kendini batıran gemilerin isimlerini sıralamıştı. Bu gemiler arasında Suffren ve Dupleix kruvazörleri de vardı. Ben bu iki gemide de görev almıştım. Radyonun önünde ağlamaya başlamıştık. Bambaşka bir sevgi ile bağlanmış olduğum bu iki geminin batışı bizi çok etkilemişti.Daha sonraki günlerde, Almanları İtalyanlar izlemişlerdi. Limanları ele geçiren İtalyanlar, tersaneleri tahrip etmişlerdi.
O günden beri batık gemileri hayalimizden uzaklaştıramıyorduk. İlk baharla beraber başlayacak olan dalış mevsiminde sadece batık gemileri ziyaret edecektik. Enteresan filmler çekebileceğimiz de ümit ediyorduk.O sırada Fransa’nın güney kıyılarını İtalyan’lar işgal etmişlerdi. Profesyonel balıkçılarla beraber denize açılmamıza izin vermiyorlardı. Onlara, uluslararası Deniz Araştırma Komitesinin özel olarak vermiş olduğu izin belgesini gösterdik. Üstelik bu Komitenin başkanı bir İtalyan amiraliydi. Buna rağmen, sahilden uzaklaşmamıza izin vermediler.Almanlarla durum daha başka türlü oldu. Uluslararası komitenin bize vermiş olduğu belgeyi saygıyla karşıladılar. Hiç bir üzücü olayla karşılaşmadan dilediğimiz gibi çalışabildik.Düşündüğümüz gibi batık gemileri bulmak kolay bir iş değildi. Hemen hemen hepsi limanların veya dolaylarındaki derinliklerde yatıyorlardı. Bazılarının bulundukları sular karanlık ve bulanıktı. Böyle gemilerin filmlerini çekmek de çok zordu. Ancak, berrak sularda yatanlar işimize yarayabilirlerdi. Fakat bunları bulmak da kolay değildi. Hiçbir harita veya hiçbir dergide bu gemilerin yerlerine rastlayamıyorduk. Bu işle ilgili olanların bilgileri de çok noksandı. Tek çaremiz, kurtarma işine katılanları, balıkçıları veya dalgıçları sorguya çekmekti.Dalışın insan yapısındaki etkileri hakkında çok az şey biliyorduk. Bu sebeple tedbirsizce hareket etmemeye çalışıyorduk.Rıhtımlarda sıralanan meyhanelerde, kahvelerde bir çok balıkçıyı sorguya çektik. Batık gemiler hakkında onlara kesin bilgi veren en önemli araç, balık ağlarıydı. Bu ağlarda, insan eliyle yapılmış eşyalar çıkınca orada batık bir gemi olduğuna inanıyorlardı.Balıkçıların verdikleri bilgilere dayanarak dalışlar yapıyorduk. Bu dalışların çoğu, sonuç vermiyordu. İşaret edilen yerde, parçalanmış ağlardan başka bir şey bulamıyorduk. Fakat, bazen yorgunluklarımızın karşılığını da görüyorduk.İlk olarak, Toulon yakınında, on beş metre derinlikte kendi kendini batırmış olan, bir açık deniz römorkörüne gittik.Bacası ve direkleri suyun üstüne çıkmıştı. Bacadan içeri daldık. Uzun yosunlar yolumuzu kesti. Midyeler, hava deliklerini tıkamıştı. Balıklar, bize aldırış etmeden serbestçe dolaşıyorlardı.Cenevreli dalgıç Gianio da bizimle beraber gelmişti. Adımlarının her biri, kumlarla karışık bir yosun bulutunu havalandırıyordu. Gianono’nun yürüyüş tarzı bir sıçrayışa benziyordu. Kurşun kalıplarıyla ağırlaşmış pabuçlarını kaldırarak, adım atması çok zordu. Çömeliyor, kuvvetini topluyor, bir kurbağa gibi ileri fırlıyordu.Gianino, makine dairesinin üstüne gelince, bir kapağı kaldırdı. Geniş delikten içeri daldı. Gözden kayboldu. Frederic Dumas, bir saniye bile tereddüt etmeden, aynı delikten kendini boşluğa bıraktı. Makine dairesine ulaştı.Deniz bitkileri geminin içini istila etmişti. Makine dairesinden sonra uzun ve dar bir koridor, yemyeşil bir ışıkla aydınlanan bir boşlukla sonlanıyordu. Burası geminin arka kısmıydı. Frederic Dumas, oraya hemen girmek istemedi.Geminin içindeki gezimize devam ettik. Telsiz kamarasının kapısından başımızı içeri uzattık. Kamara bir kaç saniye önce terk edilmiş gibiydi. Yeşil bol bir ışıkla aydınlanmıştı. Daha ileride mutfağın önünde durduk. Kırılmış testiler, bembeyaz bir tencere ve bir kahve güğümü gözümüze çarptı. Demir fırının üstünde hala pırıl pırıl parlayan alüminyum bir tencere vardı.Başka bir gün Le Mars adındaki savaş gemisine gittik. Le Mars, Toulan’a yakın bir yerde, yirmi metre derinlikteydi.45 derecelik bir açıyla sol tarafına yatmıştı tamamıyla yosun tutmamıştı. İrili ufaklı balıklar,gemiye girip, çıkıyorlardı. Yanlarına kadar gittiğimiz halde,bizden kaçmadılar. Vücudumuza sürtünerek yollarına devam ettiler.Kocaman levrekler bize açlığımızı şiddetle hissettirmişlerdi. Karada ,ocağın üstünde duran boş tencereleri düşünen Dumas ,tahrik edici bu manzaraya daha çok tahammül edemeyerek ,su üstüne çıktı. Birkaç saniye sonra tüfeğiyle geri döndü. Tüfeğini üst üste ateşleyerek, üç levrek yakalamaya muvaffak oldu.Gerçek anlamıyla ilk derine dalışımız, batık Dalton’da araştırma yapmak için olmuştu. İşte bu dalışta Dumas’ın o ana kadar gizli kalan bir tarafını keşfetmiştik. Batık gemilerden kendine fayda sağlamak için, bulduğu eşyaları dışarıya çıkartıyordu. Dalış yaptığımız zaman Dumas, geminin aranmadık hiç bir tarafını bırakmıyordu.Daltondaki araştırmalarımız sırasında, içimizde cesaretli hareket eden yine Dumas’dı. Tailliez, bu gezinti sırasında hatıra olarak birkaç pirinç fener aldı. Fakat Dumas’ın gözü doymak bilmiyordu. Her dalışında, yukarıya geminin gümüş takımlarıyla mutfak eşyasını taşıyordu. Dumas’ın yenide bir ev kuracak kadar eşya topladığını tahmin ediyordu.Uzun uğraşlar sonunda Dumas, Daltonún yirmibeş yıldan beri su dibinde yatan mutfak ve sofra eşyalarını çıkartmaya muvaffak oldu. Fakat bu eşyalar, karaya çıktıktan sonra, ufak bir temasla kırılıp parçalara bölünüverdiler. Bu çalışmalar böylece boşa gitmiş oldu.
Her batı geminin kişiliği vardır. Bu, denizin fantezilerinin tesirleri kadar, geminin batmadan önceki hayatıyla da ilgilidir. Philippe Tailliez, araştırmaları sonunda, Cavalaire yakınında batan, kaptan Alvarez’in idaresindeki Ramon- Membru adındaki geminin hikayesini öğrendi.1921 yılı haziran ayında bir sabah, şafak vaktinde bir adam, Cehennem Kayasının yakınında balık avlıyormuş. Başını kaldırdığı zaman büyük bir geminin üzerine doğru geldiğini görmüş. Balıkçı, ilk önce rüya gördüğünü zannetmiş. Bununla beraber gemi sandala kuvvetle sürtünerek geçtikten sonra, Cehennem Kayasına bindirmiş. Aynı anda da yırtılan demir levhaların çıkarttığı korkunç bir ses duyulmuş. Bu sırada Alvarez, katan köşkünün parmaklığına dayanmış zevkle piposunu tüttürerek manzarayı seyrediyormuş. Gemi personeli ise, hiçbir şey olmamış gibi güvertede dolaşıyormuş. Gemi, Cehennem Kayasına çarptıktan sonra, kısa bir an duralar gibi olmuş ve Lardier Burnuna doğru yoluna devam etmek istemiş. Fakat, bunu başaramamış. Cehennem Kayasının yakınındaki başka kayalara çarparak, hareketsiz kalmış.Ramon-Membru orada bütün gün, aynı durumda kalmış. Yine aynı gün kendi filikaları, aralık vermeden, gemiyle sahil arasında gidip, gelmiş. Ne olduğu anlaşılamayan valiz ve sandıkları, yakında bulunan boş bir plaja taşımışlar. Bu boşaltma sırasında bir gümrük memuru olayla ilgilenmiş. Valiz ve sandıkları muayene etmiş. Hepsinin kaçak sigarayla dolu olduğunu anlayarak, hükümet adına el koymak istemiş.Aynı günün gecesi sahile başka bir ispanyol gemisi yanaşmış. Alvarez’le temas kurmuş.Ertesi günün Toulon’dan büyük bir romorkör gelmiş. Alverez’in itirazlarına rağmen, gemiyi oturduğu yerden çekip, çıkarmış. O zaman Ramon-Membru’nun zannedildiği kadar önemli yaraları olmadığı anlaşılmış.
Romorkör Ramon-Membru’yu çekip götürürken, yaralı geminin tayfaları keskin baltalarla halatı kesmişler. Sahil yakın, deniz sertmiş. Çabuk hareket edilmezse gemi batabilirmiş. Bunu bilen romorkör, ikinci bir halat atarak, gemiyi Cavalaire’e götürmüş. Aynı gece, sahilden bakanlar Ramon-Membru’nun alev alev yandığını görmüşler. Kaçak sigaraların da bu arada yanıp, yanmadıkları anlaşılamamış. Sigorta şirketi gemi aleyhine dava açmış olmasına rağmen, Ramon-Membru’ya yüklü bir tazminat ödemekten kurtulamamış.Ramon-Membru’nun enkazını, Cavalaire’in mendireğinden bir kaç yüz metre ilerde bulduk. Su, oldukça berraktı. Yeşil bir ışık gemiyi aydınlatıyordu.Balçık bir zeminde yatan Ramon-Membru, kocaman kelerlerin sürü halinde dolaştıkları bir yer olmuştu. İnsan büyüklüğündeki balıklar, bazen dalgın ve telaşlı, bazen laubali ve şakacıydılar.Kelerler için, balıkların en asil sınıfına mensup oldukları söylenebilir. Vücutları, denizaltı hayatına en uygun yapıdadır. Ertesi gün gemiye tekrar geldiğimizde, kıç güvertede, dümen çarkının altında rastlamış olduğumuz kocaman ıstakozu da görmedik. Onun yerine bir yosunla oynayan dev bir yılan balığı vardı. Acaba yılan balığı ıstakozu yemiş miydi? Daha sonra bir gün ise aynı yerde kocaman bir ahtapot bulduk. Ahtapotun,yılan balığını yemiş olmasına imkan yoktu. Bir gün sonra ıstakozu,yılan balığını,ahtapotu aynı yerde,birbirlerine yakın mesafelerde tekrar gördük.Daha sonra deniz-altı gemilerine karşı müdafaa için körfezlerin ve ya limanların ağızlarına gerilen çelik ağları tetkik etmek istedik. İlk olarak Hyeres körfezindeki çelik ağları gördük. Harbin başlangıcında, ağdaki en önemli kapının çalıştırılma görevi, bir açık deniz romorkörü olan Polypheme’e verilmişti. Her akşam Polyhepeme, çelik ağın kapısını kapatıp,kilitlediksen sonra oraya demirleyerek sabaha kadar olduğu yerden kımıldamıyordu.27 Kasım 1942 günü de, güneş batarken çelik ağın kapısını kapatmıştı. Aynı gece Toulon’daki harp filosu intihar ederken, Polypheme de kendi kendini batırdı. Çelik ağın ucu Polyheme’e bağlı kalmıştı.Polypheme, yirmi metre derinlikte yatıyordu. Su çok berraktı. Direği, suyun yüzünden iki metre aşağıdaydı. Başınızı suya daldırıp, aşağıya baktığımız zaman, kırk metre uzunluktaki Polypheme’i bir bakışta görebiliyorduk. Direkler ve halatlar sağlamdılar. Zemin sert olduğu için gemi gömülmemişti.Gemide, daha önceleri hiç kimse aşamamış gibiydi. Tayfalar, Polypheme’i batırmadan önce, işe yarayabilen her şeyi karaya taşımışlardı. Gemi terk edilmiş bir apartman dairesi gibi bomboştu.Hyeres civarını gösteren deniz haritalarında, körfezin içinde, noktalı çizgiyle etrafı çevrilmiş “batık gemi” kelimesine rastlanır. Burada, elli yıl önce başka bir gemiyle çarpışıp batan Ferranda isimli bir İspanyol gemisi yatmaktadır. Haritada işaretlenmiş olmasına rağmen onu bulmak çok zordur. Bizi oraya götüren balıkçı bütün işaretleri bildiğini iddia ediyordu. Belirli yere yaklaştıkça, iddialı hali yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Tam yerine geldiğimiz zaman da tamamıyla şaşkın bir tavır takındı. Neyse ki, beş yüz metre ilerde gözümüze bir duba çarptı. Bu dubanın çelik halatı bizi doğruca Ferrando’nun mezarına götürdü. Gemi yirmi beş veya otuz metre derinlikte sol tarafına yatmıştı. Burun kısmında, bir kaç yerde kocaman iki yara vardı. Bu geniş deliklerden çeşit çeşit, renk renk balıklar, sürüler halinde girip çıkıyorlardı. Takılarak kalan balık ağları, manzaraya başka bir çeşni katıyordu. Balıkçılar, batık gemilerin balık ve ıstakoz yatağı olduklarını da asla unutmazlar.
Ambarın hizasında, zeminde, yosun tutmuş keskin ve sivri köşeli, taşlar göze çarpıyordu. Bunlardan birkaçını alarak, geminin gövdesine vurduk. Ufak parçalara bölünerek, dibe çöktüler. Bunlar Ferrando’nun depolarından denize dökülmüş olan taşkömürleriydi. Aradan elli sene geçmiş olmasına rağmen özelliklerinden hiç bir şey kaybetmemişlerdi.Ambar kapaklarından geçerek, gemiye girdik. Bir kilisenin iç kısmı gibi, geniş bir boşlukla karşılaştık. Tavanı tutan kalın demir direkler ve mavi camlar dikkatimizi çekti. Dalgıçların, gemiye girmek için açtıkları geniş delikten kalın bir ışık demeti, etrafımızı görmemize yardım ediyordu. Dalgıçlar, arada sırada gelerek, Ferrando’yu yağma etmişlerdi.Bu büyük bir gemiydi. Fakat, bir harabeye dönmemişti. Geminin iç kısmının, evvelce bir gemiye ait olduğunu belli eden hiçbir şey kalmamış gibiydi. Arka bölmelerde birkaç kırık tabak, tencere ve siyahlaşmış, parça parça bir aynadan başka bir şeye rastlayamadık.İç kısmının filmini çektikten sonra, geminin dışında dolaştık. Uskurun gömüldüğü kum tabakası, kirli gri renkteydi.Frederic Dumas, geminin arka kısmından otuz metre uzakta, Japon porseleninden, ince işlemeli, zarif bir vazo buldu. Bunun biraz ilerisinde çatlak sırlı porselen iri bir tas ele geçirdi. Daha ilerde ise, gözün alabildiğine uzanan bir yosun ormanı başlıyordu. Bu yosunların arasında, manevralarda kullanılan obüs mermileri bulduk.Frederic Dumas, Japon porseleninden vazoyla, çatlak sırlı porselenden tası hatıra olarak hala saklıyor.

IV

Savaş sona erince, bir şatoda denizcilerin tekrar toplanabilecekleri bir merkez kurabilmek için, Marsilya’da faaliyete geçtim. Bu arada geleceğimi de düşünmem gerekiyordu. Garnizon komutan yardımcılığı istikbalim için bir garanti sayılabilirdi. Bu görevde kaldığım süre içinde vatanıma faydalı olacağımda muhakkaktı. Fakat, resmi görevlerim dışında yaptığım araştırma ve teşebbüslerle, yeni dalış metotları keşfetmiş bulunuyordum. Bu araştırmalarda beni yalnız bırakmayan arkadaşlarımla teşkilatlanacak olursak, bahriyeye daha faydalı olacağımıza inanıyordum. Balıkadam olarak, bizi bekleyen bir sürü iş vardı. Bunların başında, harp sırasında intihar etmiş gemilerin, nerede bulundukları bilinmeyen serseri denizaltı mayınlarının yerlerini tespit etmek gerekiyordu. Kıyılar, bunlardan temizlenmedikçe, güvenliğin tam olduğu söylenemezdi.Genel Kurmaydakileri ikna edebilmek için Paris’e gittim. Kısa bir zamanda, giriştiğim teşebbüsün zorluğunu derhal anladım. Heyecanla vereceğimiz izahattın, Bakanlıktaki yüksek rütbeli subayları etkilemeyeceğini gördüm.Paris’teki Bakanlık ilgilileri, denizaltı çalışmalarında klasik dalgıç tipinden vazgeçmek istemiyorlardı. Altı kurşun kaplı ayakkabılarla, kauçuk elbiselere alışmışlardı.Amiral Lemonnier’in de hazır bulunduğu genel kurmay ilgililerine, Tailliez ve Dumas’la beraber denizaltında çektiğimiz filmleri göstermeye karar verdim. Böylece, çalışmalarımızı ve elde ettiğimiz sonuçları gözleriyle görmüş olacaklardı.Filmin projeksiyonu düşündüğüm etkiyi yapmıştı. Ertesi sabah, istediğim resmi izin belgesi cebimdeydi.Tailliez, diğer amatörce projelerden vazgeçerek, bize katılmayı kabul etti. Tailliez, diğer amatörce projelerinden vazgeçerek, bize katılmayı kabul etti. Artık ormanları ve ırmakları düşünmüyordum. Dumas’ı sivil eksper olarak gurubumuza aldık. Limandaki bir binanın kapısına, şu tabelayı astık:

DENİZ ALTI ARAŞTIRMALARI GRUBU.
 
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Alt 19-01-2005   #2 (permalink)
ünsal
Guest
 
Mesajlar: n/a
bölüm2

DENİZ ALTI ARAŞTIRMALARI GRUBU.

Philippe’i grubumuzun başkanı yaptık. Böylece, rüyalarımızın gerçek olması için ilk adımı atmış oluyorduk.O sırada grubumuzda şu kimseler vardı: Philippe Tailliez, Frederic Dumas, onbaşı Bertran ve ben.Malzeme olarak elimizde iki dalgıç cihazından başka bir şey yoktu. Bundan sonra grubumuzdan bahsederken (D.A.G.) harflerini kullanacağız.D.A.G.’ı tasarladığımız şekilde geliştirebilmemiz için, en kısa zamanda faaliyete geçmemiz, herkesin gözünü üstümüze çekecek heyecan verici işler yapmamız gerekiyordu.Fransa savaştan yeni çıkmıştı. İşgalden kurtulduktan sonra Toulon’daki tersane acınacak durumdaydı. Buna rağmen, çalışmalarımız için gerekli malzemeyi bulmakta güçlük çekmedik. Bir süre sonra, grubumuzun merkezini , daha muntazam bir binaya taşıdık. Bu arada yeni arkadaşlarla grubumuzu kuvvetlendirdik. Yeni arkadaşlarımız Maurice Fargues, Jean Pinard ve Guy Morandiere deniz subaylarıydı. Aramıza katılan bu arkadaşlar, kısa süreli bir kurs sonunda, mükemmel birer öğretici oldular..Devamlı teşebbüslerimiz sonucunda, çalışmalarımız için gerekli paraya, personele ,motorlara, bir kamyona ve motorlu yepyeni bir tekneye sahip olduk Çalışmalarımızın bu ilk devresinde, limanda istenilen her hizmete koşuyorduk. Faaliyetimizin ağırlık merkezini batık gemilerin yerlerinin keşfedilmesi, Alman torpillerinin Saint - Elme denizaltı gemisine alınması, tecrübe labarotvarlarının denize attıkları aletlerin yerlerine iadesi, içine giren torpillerin veya yabancılara ait dalgıç cihazlarının muayene ve keşif raporlarının hazırlanması geliyordu.Çalışma alanımız genişlettikçe, motorlu tekne ihtiyacımızı karşılayamaz olmuştu. Bu sebeple Tailliez uzun çalışmalar sonunda, boyu yirmi iki metre olan iki motorlu V.P. 8’i bir dalgıç atölyesi haline getirdi. Bunda, basınçlı hava temin eden cihazlar, bir basınç azaltma odası ve bir basınç platformu vardı İngiliz denizaltı Araştırmaları Merkezinde incelemeler yapmak üzere İngiltere’ye gittim. Bu seyahatimde Sir Robert H. Davis’in idaresindeki, Siebe Gormen firmasının tecrübe ve araştırma tesislerini gezdim. Oraya yanımda götürmüş olduğum cihazlarımızdan bir kaçını vererek, karşılığında İngiliz kurbağa adamlarının en gelişmiş elbiselerini aldım. İngilterede bulunduğum sırada aldığım bir haberin, ilerdeki çalışmalarımızda büyük bir rol oynayacağını hiç tahmin etmiyordum. Bu haberle harekete geçerek, binbaşı Shelgord’la birlikte H.M.S. Deepwater’ı, İngilizlere Almanlar vermişlerdi. İngiliz kurbağa - adamlarıyla derin su dalgıçları tarafından mektep gemisi olarak kullanıyordu. İçindeki malzemenin miktar ve çeşit bakımından bolluğu beni hayran bırakmıştı. Binbaşıyı tebrik etmekten kendimi alamadım. Binbaşı Shelford, nazik bir ifadeyle: Gerçekten de güzel bir gemidir, dedi. Fakat, boynunun çok uzun oluşu manevra kabiliyetini azaltıyor. Bu bakımdan, çalışmalarımız için uygun görülmüyor. Bunun ufak eşi Albatros’a sahip olmayı çok arzu ederdim. Fakat, onu Fransızlara vermişler. İstemekte geciktiğim için çok üzgünüm.Fransaya mı? Bundan hiç haberim yoktu. Acaba Albatros ne olmuştu?
Yorulmadan araştırmaya başladım. Yaptığım soruşturmada Albatros’un yanlışlıkla römorkörler sınıfına ayrılarak, Cherbourg’a gönderildiğini öğrendim. Resmi makamlara yaptığım müracaat sonunda, Albatros’un bize verilmesini sağladım. Saout usta ve Fargues’ın yardımıyla bir haftada Albatros’un çalışmalarımıza uygun tarzda donatıp, Toulan’a götürdüm. D.G.A’ın vazgeçilmez bir yardımcısı oldu.
Albatros’u Toulan’a getirdikten sonra Saout ustayla faaliyete geçtik. İki ay devam eden yorucu bir çalışmadan sonra, Albatros’u gerçek bir denizaltı araştırmaları labaratuvarı durumuna getirdik. Bu arada ismini de değiştirmeyi ihmal etmedik. Ünlü bir deniz mühendisinin hatırasını yaşatmak amacıyla İngenieur - Elie - Monnier adını verdik. Batık gemi Dalton bize derine dalmak konusunda ilk bilgiyi vermişti. Elie - Monnier ile Okyonuslara korkmadan açılabildik. Ekvatora kadar Afrika’ya gittik. Gemimize bilginler misafir oldular.Böylece teşkilatlandıktan sonra D.A.G. Birleşik Amerika da, İngiltere de, Almanya da, İsveç’te ve İtalya’daki balıkadam kulüpleriyle temasa geçti.Sanary’deyken bir Pazar günü Dumas, terk edilmiş küçük bir İtalyan kalesinde el bombaları bulmuştu. Bombalardan birini denize attı. Birkaç kupes yan veya sırtüstü dönmüş olarak su üstüne çıktı. Aynı anda Philippe’le Dumas suya daldılar. Denizin dibinde on misli daha çok ölü balık vurdular. Bu dinamitle balık avcılarının, balık nesli bakımından ne kadar zararlı olduğunu ispat etmiş oluyordu.Dumas, denemenin sonucundan emin olmak için tekrar bir el bombası attı. Bu sefer bomba patlamadı. Bir kaç dakika bekledikten sonra patlamayışın sebebini anlamak için suya daldı. El bombası, on metre derinlikte duruyordu. Onu net bir şekilde görebiliyordu. Fünyenin yakınında ufacık hava kabarcıkları birikmişti. Dumas, tehlikenin büyüklüğünü anlamaya fırsat bulamadan bomba tam altında patladı. Dumas, ölüm tehlikesinin en çok olduğu bir yerde bulunuyordu. Çünkü, su içinde patlayan bir bomba yüzeye doğru daha şiddetle hissettirir. Bunun sebebi, yüzeye doğru basıncın azalmasıdır. Bombanın parçaları ise, öldürücü değildirler. Su kitleleri tüfek kurşununa olduğu gibi, bomba parçalarına karşı da kalkan görevi görür. Öldürücü olan, bombanın patlamasıyla, meydana gelen basınç dalgalarıdır.Dumas, sudan sendeleyerek çıkmıştı. Şiddetle sarsılmış olmasına rağmen, basınç dalgaları kendisi için öldürücü olmamıştı.
Bu olay bizi uzun uzun düşündürdü. El bombasının Dumas’ı öldürmesi gerekiyordu. Sudan sadece sersemlemiş olarak çıkmasına bakarak, çıplak vücudun basınç dalgalarına daha dayanıklı olduğunu kabul edebilir miydi? Bu problemi çözümleyebilmek için, daha sonraki günlerde ikişer ikişer suya daldık. Yarım kiloluk değişik cinsten patlayıcı maddeleri patlatmaya başladık. Her seferinde, patlama yerine biraz daha sokuluyorduk. Bu yaklaşma, patlamanın etkisine dayanamayacağımız, bir mesafeye ulaşıncaya kadar devam etti. Büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu biliyorduk. Çünkü patlama sırasında hiçbir şey hissetmediğimiz halde, daha sonra kendini belli edecek olan bir iç kanaması bizim için öldürücü olabilirdi. Allaha şükürler olsun ki, böyle üzücü bir olayla karşılaşmadan denemeler sona erdi.Dinamit kulaklarda etki yapıyordu. Basınç dalgaları çıplak vücudumuzda şiddetli bir sarsıntıyla kendini belli ediyordu. 500 gramlık alman tolip kalıplarının etkisi aynı değildi. Sarsıntıyı vücudunuzun her tarafında şiddetle hissediyorduk. Basınç dalgası bize ulaştığı zaman kocaman bir kum torbasının göğsümüze kuvvetle çarptığını zannediyorduk.Her denemede patlayıcı maddeye biraz daha sokuluyorduk. Endişeyle bekleyen bekleyiş dakikalarında, birbirimizle bakışıyor, işaretleşiyorduk. Bu işaretler budalalığımızı kabul ettiğimizi açıklıyordu. Bir gün, diğerlerine kıyasla daha zayıf bir patlayıcı madde, Taillies ile Dumas’ı ölümle burun buruna getirince, bu tehlikeli oyundan vazgeçmeye karar verdik. Bu denemelerle ilgi çekici sonuçlar elde etmiştik. Çıplak vücutla dalan dalgıç, kauçuk elbiseli dalgıca kıyasla, patlayıcı maddelere daha çok mukavemet edebiliyordu. Patlama sonunda meydana gelen basınç, çıplak insan vücudunda, sudaki süratiyle yayılıyordu. Bu etki, vücudun her noktasında aynı şiddette kendini hissettiriyordu. Basıncın, klasik dalgıç elbisesiyle dalan bir dalgıca tesiri ise bambaşka oluyordu. Dalgıcın başı, madeni bir başlıkla muhafaza edildiği için, basıncın başa olan etkisi çok hafifti. Kauçuktan yapılmış olan elbise daha yumuşak olduğu için vücudun o kısımları basıncın etkisini daha şiddetle hissediyordu. Böylece basıncı hissedişte bir dengesizlik oluyordu.Dumas, daha sonra balıklarla meşgul olmağa başladı. Küçük patlayıcı maddeler hazırlayıp, bunları bölgedeki balıkların üstünde denedi. Kalıp halindeki patlayıcı maddeyi demir testeresiyle kesişini, uzun bir zıpkının ucundaki oyuğa yerleştirişini ve el bombalarından çıkarttığı fünyeleri bu mekanizmaya ekleyişini, korkuyla seyrediyorduk.Didi bir gün, ucunda patlayıcı madde bulunan zıpkınların kullanılışını yakından görmemiz için bizi davet etti. Bu denemede hazır bulunmak üzere hepimiz suya daldık. Dumas, büyük bir keler sürüsünün arasına girdi. İçlerinden en irisini gözüne kestirerek, Tetiği çekti. Zıpkın, balığın vücuduna saplandı. Açılan yaradan, minik hava kabarcıklarıyla karışık bir kan şeridi suya karışıyordu. Bir kaç saniye sonra, bir patlama oldu. Bu zayıf, fakat kuru ve net bir patlamaydı. Koskoca balık yıldırım isabet etmiş gibi sarsıldıktan sonra, bir daha kımıldayamadan ağır ağır dibe çöktü.İlerisi için ümit verici bir sonuçtu bu....

Mayınları zararsız hale getirmek, grubumuzun çalışma programına dahil değildi. Fakat, Toulon ve Hyeres limanlarındaki yarı batık gemilerin tekrar yüzdürülmelerini sağlamak için, her şeyden önce civarı serseri mayınlardan temizlemek gerekiyordu. Bunları harp sırasında Almanlar bırakmışlardı. Çalışmalarımızı, bu iş de uzman olan birliklerle birleştirmemiz emredilmişti. İlk olarak işe Hyeres’den başladık. Çevredeki eski balıkçıları sorguya çekerek, batık gemilerin yerlerini tespit etmeye çalıştık. Hyeres adalarının etrafı batık gemilerle çevriliydi. Balıkçıların verdikleri bilgiler çok karışıktı. Fakat, bu serseri mayınların bunların arasından korkusuzca geçilebilecek bir kanal bulmak o kadar zor değildi. Bu balıkçılardan temin ettiğimiz sandalların kılavuzluğuyla, Hyeres körfezinden tehlikesizce geçtik. Bu sırada gemimizin süratini azaltmağa ihtiyaç hissetmemiştik. Kararımız, o geceyi Hyeres’de geçirdikten sonra, ertesi sabah çalışmalara başlamaktı.Ertesi sabah, güneş doğarken, geminin güvertesine çıktım. Denizi seyretmeğe başladım. Alaca karanlıktı kocaman, siyah bir cismin bordayı yalayarak geçtiğini gördüm. Geminin süratini azaltmalarını emrettim. Bu sırada herkes denize bakıyordu. Birkaç saniye sonra, yakınımızda kocaman, siyah bir cisim daha belirdi. İncecik antenlerini görebiliyorduk. Körfezdeki mayın tarlasının ortasına düşmüştük. Balıkçıların güvendikleri kanal, aslında bir ölüm tuzağından başka bir şey değildir.
Aşağıdan bakıldığı zaman bu mayınlar insanı denizin içinde bile korkuyla titretiyordu. Görünüşleri çok korkunçtu. Her tarafları yosun ve midye bağlamıştı. Suyun yüzünden çıkan.antenleri,deniz kestanelerinin dikenlerine benziyorlardı. Denizin derinliklerine uzanan zincir halatları da midye bağlamıştı. Elimizde saatli bomba olmadığı için,melinit kalıbıyla birlikte mayında patlıyordu. Akıntıların ve dalgaların etkisiyle bizde mayın gibi daimi olarak hareket halindeydik. Manevralarımızı kontrol edemediğimiz anlar oluyordu. Bu esnada sırtımızdaki hava tüpleri mayının antenlerine çarpabilirdi. Bu kuvvetli temas, mayının derhal patlamasına sebep olabilirdi. Bu kadar oynak ve cilveli bir ortamda çalışmak, insanın tüylerini korkuyla ürpertiyordu.D.A.G.’ ın kurulusundan birkaç ay sonra, anti-asdik kapların çalışmasının filmini çekmekle vazifelendirdik. Asdik’i radarın küçük kardeşi kabul edebiliriz. İkinci dünya savaşında müttefikler, bu ültra - sonik cihazı, deniz altıların yerini bulmak için kullanıyorlardı. Almanlar bu cihaza anti-asdik haplarla cevap verdiler. Sıkıştırılan denizaltı, saldırganlardan kurtulmak için su yüzüyle kendisi arasına tenekeden yapılmış kocaman bir kutuyu yerleştiriyorlardı. Bu kutu, devamlı olarak bol miktarda hava kabarcığı çıkartıyordu. Bu hava kabarcıkları, deniz altıyla su yüzü arasında ince ve geniş bir tabaka meydana getiriyordu. Deniz altıyı takip eden gemilerin asdiklerinden gönderilen ses dalgaları, suni olarak yaratılan bu hava kabarcığı perdesine çarpınca, aldatıcı işaretler almaya başlıyordu. Takip edenler, kendilerini bu aldatıcı işaretlere göre ayarlarken, denizaltı, süratle uzaklaşıp, kaçıyordu. Bu arada takip edenler, uygun zamanın geldiğini zannederek, bomboş denizi bombalıyorlardı.
Tailliez, kamerasıyla anti-asdik haplarını çalıştıran bir deniz altının yanına dalmıştı. Cihaz tam randımanla çalışmaya başlayınca Tailliez, geminin üst kısmında tül gibi ince bir sis tabakasının meydana geldiğini görmüştü. Bu sis tabakası, hava kabarcıklarından başka bir şey değildi. Birkaç saniye sonra da deniz altı uskurlarını tam yolla çalıştırarak, süratle uzaklaşıvermişti. Anti- asdik hapların denemesi başarıyla sonuçlanmıştı.
Daha sonraki günlerde, bir deniz altının dalışının filmini çekmeye karar verdik. Deniz altının dalış sırasında yaptığı manevraları tespit etmek, çok değerli bir çalışma olacaktı. Mayın tarlaları yapmakta uzman olan Robis isimli bir denizaltı bize bu işte yardımcı oldu. Rubis’yle dalış yaptığımız gün, deniz çok berraktı. Otuz metre uzağı net olarak görebiliyorduk. Deniz altının komutanı binbaşı Ricoul, ağır manevralarla gemisini dibe oturttu. Hareketsiz duran geminin etrafında dolaşmaya başladık.
Rubis, bir süre hareketsiz durduktan sonra, uğultular çıkartarak kımıldadı. Uskurun meydana getirdiği kuvvetli akıntı, çamurları etrafa savurdu. Yavaş yavaş yuvalarından çıkan iki periskop, suyun yüzüne doğru iki kol gibi uzandı. Daha sonra gemi yavaş yavaş süratini çoğaltarak, bir köpük ve hava kabarcığı bulutu arasında, uzaklaşıverdi.
Binbaşı Ricoul, gemisini tekrar onbeş metre derinlikte dibe oturttu. Böylece bize, atılan torpillerin rahatça filmini alma imkanı hazırlamış oluyordu. Dumas geminin üstüne yerleşti. Elinde kocaman bir çekiç vardı. Bununla, geminin içine gerekli işaretleri verecekti. Ben de, kamerama en uygun açıyı seçerek, hazırlığımı tamamladım. Torpil fırlatan kovanın tam karşısında, on metre uzaktaydım. Torpilin rotası üzerinde bulunmamak için iki metre kenara çekildim. Hazır olduğumu Dumas’a bir işaretle bildirdim. O da çekiciyle içeriye işaret verdi. Kameramı çalıştırdım. Kovanın kapağı ağır ağır açıldı. Sonra, torpil bir yılan gibi kıvrılarak bana doğru gelmeye başladı. Torpili, objektifin tam ortasına almam gerekiyordu. Çok yakınımdan geçip gidinceye kadar kameramı çalıştırdım. Daha sonra, sıra aynı geminin belirli bir bölgeyi mayınlamasının filmini çekmeye karar verdik. Bu iş, birincisinden daha zordu. Rubis, Dumas’ın verdiği işarete uyarak bulunduğu yerden ayrıldı. Suyun yüzünden biraz aşağıda durdu. Burada, on beş veya yirmi metre derine dört mayın atmaya hazırlandı.
Mayınlar, klasik tipteydiler. Dibe çökmeleri için kalın ve ağır bir kabuğun içine yerleştirilmişlerdi. Mayın dibe çöktükten sonra, uygun bir yerine konmuş olan bir tüpün içindeki tuz. Suyun etkisiyle eriyerek, çelik çapa zincirinin ucunu meydana çıkarıyordu. Böylece atıldıktan yirmi veya otuz dakika sonra mayın tekrar suyun yüzüne yükseliyordu. Suyun yüzüne ulaşınca bir hidrostas, çelik zinciri kıskaçlıyarak, yükselmenin belirli bir noktada durmasını sağlıyordu.
Çalışmalarımız sırasında en zor problem, binbaşı Ricoul’un mayınlarından birini kameramın görüş açısı içine isabet edecek şekilde gemiden düşürülebilmesiydi. Dumas, vereceği işaretlerle bu zor problemi halledeceğini söylüyordu. Hiçbirimiz Dumas’ın sözlerine inanmamıştık. Çalışmalarımızı kolaylaştıran imkansızdı.
Dumas, çok zor olmasına rağmen, hareket halindeki geminin üzerine oturdu. Tutunmaya çalıştı. Binbaşı Ricoul geminin burnuna ata biner gibi oturan Dumas’ın başına gelecekleri görebilmek için, periskopunu ayarladı. Suya daldı. Rubis, köpüren kuvvetli bir anaforun içinde ağır ağır dibe doğru inmeye başladı. Dumas’ı gözlerimle takip ediyordum. Anaforun ilk sarsıntısıyla yerinden fırladığını gördüm. Sonra köpüren suların arasında kaptan köşküne doğru sürüklendiğini fark ettim. Kauçuk paletlerinin muntazam hareketleri Dumas’ın henüz yenilmediğini gösteriyordu.
Belirli bir derinliğe ulaşan Rubis, dalmaktan vazgeçerek düz bir çizgi üstünde dört mil süratle ilerlemeye başladı. Dumas için en önemli zorluk, bu andan itibaren başlıyordu. Bu sürate tahammül etmesi gerekiyordu. Bana gelince, uzunca bir zamandan beri suyun içinde olduğum için, iyice üşümeye başlamıştım.
Olduğum yerde süratle dönerek, Rubis’in geleceği yönü kestirmeye çalışıyordum. Duyduğum uğultu, Robis’in bulunduğu yönü bana belirtmiyordu.
Rubis, belirli bir mesafeye kadar uzaklaştıktan sonra geriye döndü. Ben gemiyi görmeden, Dumas yerimi hava kabarcıklarından tayin etmişti. Bana yirmi beş metre yaklaşınca, çekiciyle geminin gövdesine vurarak, belirli işareti verdi. Gemi, üstümden geçerken, mayınları bıraktıktan sonra süratle uzaklaştı. İlk mayın beş metre uzağıma düştü. Geniş bir çamur bulutunun arasında kısa bir an gözden kayboldu. Yirmi saniye aralıkla diğerleri de düştüler. İnsan üstü bir gayret sarf ederek, atılan bu mayınlardan üçünün düşerken filmlerini çekebildim. Dördüncüsüne ise yetişemedim. Kuvvetim kesilmişti.
Ayrı ayrı dört yerde, dört çamur bulutu meydana gelmişti. Uzunca bir zaman bu bulut kaybolmadı. Halbuki, mayının ilk anlardaki faaliyetinin filmini çekmem gerekiyordu. Çamur bulutlarından birinin arasına girerek, tuz tüpünün çalışmasının filmini, değişik açılardan çekmeyi başardım. Bu işi bitirince suyun yüzüne çıktım. Benim yerime Tailliez daldı. Çelik zinciri serbest kalışının ve mayını su yüzüne çıkışının filmini çekecekti.
Daldıktan beş dakika sonra Tailliez, uzaktan bir çıtırtı işitti. Kamerasını ayarladı. Fakat mayın yerinden kımıldamadı. Buna karşılık, seçtiğinden başka mayınlar ağır ağır suyun üstüne çıktılar. Böylece Tailliez’in dalışı başarısızlıkla sonuçlanmış oldu.
Tailliez, üzgün bir ifadeyle suyun üstüne çıktı. Onun yerine Jeap Pinard daldı. Otuz beş dakika beklediği halde mayın harekete geçmedi. Üşümeye başladığı için su üstüne çıkan Jean Pinard’ın yerine Fargues daldı. Fakat, bir kaç saniye sonra öfkeyle geriye döndü. Hem küfrediyor, hem de: “Yanına ulaşmadan önce harekete geçti! Suyun üstüne çıktı” diye bağırıyordu.
Binbaşı Ricouldan, dört mayın daha atmasını rica ettik. Geminin burnunda oturan Dumas, köpek balığının başının ucundan ayrılmayan remoraya benziyordu. Üşümüş ve yorulmuştu. Daha çok tahammül etmesi imkansızdı. Arkadaşlardan birisi onun yerine geçti. Gemi, aynı manevrayı tekrarlayıp, dört mayın daha attı. Fakat, talihsizliğimiz devam ediyor, mayınlar bizimle alay etmekten vazgeçmiyordu. Filmini çekmek istediğimiz mayın, birincisi gibi, faaliyete geçmemekte inat etti.
Üçüncü denemenin de aynı şekilde sonuçlanmaması için her on dakikada bir, bir dalgıcın dibe inmesini kararlaştırdık. Bir saat süren sabırlı bir bekleyişten sonra, başarıya ulaşabildik. Seçtiğimiz mayının, yukarıya çıkışının filmini çekebildik. Saatlerce süren bu çalışmanın sonunda elde ettiğimiz bu filmin beyaz perdeye projeksiyonunun doksan saniye süreceğini düşünecek olursanız, çalışmalarımızın zorluğu ve yoruculuğu hakkında tam bir fikir sahibi olabilirsiniz.
Beş senelik, insan üstü gayretlerin sonunda, Marsilya’daki faaliyet merkezimiz için üç katlı bir bina elde edebilmiştik. Rıhtımda, açık denizlerde kullandığımız iki gemi bağlıydı. Zemin katında kompresörler, basınç çoğaltma bölmeleri, atölyeler, Fotoğraf labarotuvarı, konvertisörler, deneme hayvanları vardı. Birinci katta, teknik plan çizimi bürosu, malzeme depoları ve personel odaları bulunuyordu. İkinci katta bürolar,fizyoloji ,fizik ve kimya laboratuarları ,konferans salonu vardı. Ayrıca, iç kısımda, bina boyunca, geniş bir boşluk bırakmıştık. Burada çok derinlere inerken kullandığımız büyük dalgıç kasasını saklıyorduk. Bunun içine giren dalgıç,denizin iki yüz elli metreye kadar olan derinliğinde rastlanabilecek bütün tabii şartlarla karşı karşıya kalabiliyordu.


V

Hyeres’de, rıhtım gazinolarından birinde otururken, yandaki masadaki bir balıkçının anlattığı hikaye dikkatimizi çekmişti. Yıllarca önce, yandan çarklı iki gemi, Ribaud yakınında birbiriyle çarpışıp batmıştı. Gemilerden biri altın yüklüymüş. Bir kurtarma şirketi, batık gemiyi kurtarmaya çalışmış. Yardım için gönderilen savaş gemilerinin çabaları da boşa gitmiş.
Dalgıç Robert, eski dostlarımızdandı. Onu gazinolardan birinde bulduk. Kısa boylu, ufak tefek, babacan kıyafetli, yaşlı bir dalgıçtı. Bizi candan bir ifadeyle karşıladı.
İkram ettiğimiz içkiyi, neşeyle içen Robert: “ Aradığınız iki gemi, diğer batık gemilere benzemez,dedi. Birincisinin adı Michel- Say’ dır. Boyu yüz metre olan gemi bu gemi, elli yıl önce battı. Diğeri, Ville? De-Grasse, İtalyan göçmenlerle beraber bin yedi yüz elli altın taşıyordu. Yolculardan elli üçü ölmüştü. Geminin burnu kırk altı, arkası elli beş metre derinliktedir.”
Robert’in anlattıkları, gerçeğe daha uygun görünüyordu. Yolcuların, ölülerin ve altının tam sayısını söyleyebiliyordu. Batış şeklini ve tarihini de kati olarak bildiriyor, haritada yerini gösterebiliyordu.
Ismarlanan ikinci parti içkilerden sonra: Hükümetten, Michel-Say’i kurtarmak için resmen izin almıştım, dedi. Elimdeki izin kağıdına göre, gemide ve iki yüz elli metre çevresinde bulduğum her şey benim olabilirdi. Michel - Say’ de çalıştığım sırada,Ville- De-Grasse’ı da aramağa devam ediyordum.
Konuşmasının bu kısmından anladığımıza göre Robert, dalgıçlık görevini yaparken, gizlice define arayıcılığı da yapıyordu. İhtiyar dalgıç, kısa bir sessizlikten sonra: “ Bütün yaz mevsimi çalıştığım halde, yandan çarklı gemi bulmağa muvaffak olamadım, diye devam etti. Michel-Say’den mutfak ve sofra eşyaları, kristal kadehler, kasalarla bira ve çuvallarla un çıkartım. “
Hayretle :
- Un mu ? diye sorduk.
- Yanlış duymadınız !... Buğday unu ...Deniz suyu, çuvala temas eden un tabakasıyla birleşerek, kalın bir kabuk meydana getirir. Bu kalın kabuk, içerisinde kalan unu korur.
Robert, yüzüme ayrı ayrı bakarak:
Mevsimin sonuna doğru bir gün, adamlarımla birlikte denizin üstünde çalışırken, akıntıya kapılan sandalımız demir tarayarak, yavaş yavaş yer değiştirmişti, diye anlatmaya devam etti. Demirin bir yere takılarak, sandalın sarsıldığını hissedince, akıntıya kapıldığımızı anlayabilmiştik. Acaba, demirimiz nereye takılmıştı? Derhal denize dalmıştım. Tahmin edin bakalım neyle karşılaştım? Ville-De-Grasse’la!... Koca gemiyi görünce, çocuklar gibi sevindim. Bin yedi yüz elli altını ele geçirmiştim artık. Günlerce, balçık içinde çalıştım. Bazen diz üstü çöküyor, çamurun her santimetre karesini avuçlayarak, araştırıyordum. En sonunda, altının saklı olduğu kasayı buldum. Demir çubuklarla kasayı açtık. Fakat içinden ne çıktı biliyor musunuz? Tiyatroda kullanılan süs eşyaları, sahte mücevherler!... Delirecek gibiydim... Geminin her tarafını aradım... Fakat, bin yedi yüz elli altını bulamadım... Buna rağmen, altınların hala denizin dibinde olduklarına eminim.
Robert, bize Ville-De-Grasse’ın yerini göstereceğine söz verdi. Bu konuda sorduğumuz bütün sorulara açık cevaplar verdi. Bu konuda sorduğumuz bütün sorulara açık cevaplar verdi. Bu, ilerideki başarımız için iyi bir işaret sayılabilirdi. Buna rağmen,elli beş metre derinlik endişeyle düşündürüyordu. Araştırma yapmak, hatta film çekmek için bu derinlik bize gerektiğinde çok görünüyordu. Bu sebeple, çalışmalara Michel-Say’den başlamaya karar verdik.
İkinci dalışta Michel-Say’i bulmaya muvaffak olduk. Elli metre derinlikte, Ufuk dediğimiz sınıra yakın bir yerde, sisler arasında kocaman bir leke görünüyordu. Acaba bu iri bir kaya mıydı? Oraya doğru yüzdük. İyice yaklaşınca bunun bir batık gemi olduğunu gördük. Burun kısmında, yosun tutmuş iri yazılar okuduk: Michel-Say. Gövdeye sürtünürcesine geriye doğru yüzdük. Kanatları kırık uskur, yarı yarıya kumlarla gömülmüştü. Gövdenin parçalanan yerlerinden uskur şaftı görünüyordu. İskelet haline gelmiş olan kaptan köşkü her tarafından delinmiş eski bir buhar kazanına benziyordu. Daha ilerde, ezilip yassılaşmış ambar dairesi göze çarpıyordu. Gemiyi yakından tetkik ettikten sonra, Robert’in, mübalağa etmiş olduğunu anladık. Michel-Say, boyu elli metre olan ufak bir gemiydi. İç kısmı, kelimenin tam anlamıyla bir balık yatağıydı.
Michel-Say’i aradığımız sırada, karşımıza son derece iri mercanlar çıkmıştı. Gemiden içeri girdiğimiz zaman da başka mercanlarla saklambaç oynamaya başladık.
Bütün araştırmalarımız sırasında bir buçuk çuval un bulduk. Robert, koskoca gemide ancak bu kadar şey bırakmıştı.
Daha sonra da zaman zaman Michel-Say’i ziyaret ettik. Bu araştırmalarımız sırasında Dumas, Robert’in almayı unuttuğu pirinç bir fenerle, üstü midye ve yosunlardan görünmez ufak bir dürbün buldu.
Bütün gayretlerimize rağmen Ville-De-Grasse’ı bulamıyorduk. Michel de, bize söz vermiş olduğu halde, bir türlü geminin yerini göstermeye yanaşmıyordu. Kısa bir süre sonra ölen ihtiyar dalgıçla birlikte, yandan çarklı gemiyi bulma ümidimizi de kaybetmiş olduk.
1949 yılında bir gün, Ribaud civarında dolaşırken, Elie-Monnier’nin radar ekranında büyük bir karartı gördük. Dumas, ihtirasla denize atladı. Bir iskandil ipine tutunarak, süratle dibe ulaştı. Fakat, telaşla denize atlarken hava borusunun rakorunu sıkmayı ihmal ettiği için, kısa bir zamanda bol bol su yutmuştu. Bununla beraber, bir kaç yüz metre ileride, iri siyah bir gölge görmüştü. Biraz yaklaşınca bunun, yosun tutmuş iki kocaman çark olduğunu anlamıştı. Her teneffüs edişinde havayla birlikte bir miktar su yutmasına rağmen Dumas, enkaza yaklaşmış, geminin tam ortadan ikiye ayrılmış olduğunu görmüştü. Paslanmış iri demir parçaları, geniş bir alana yayılmıştı. Yerde krem kavanozları, paslı tencereler ve birkaç içki şişesi göze çarpıyordu. Manometre, derinliğin yirmi beş metre olduğunu gösteriyordu. İhtiyar dalgıç bu hususta yalan söylememişti.
Daha çok tuzlu su yutmak istemeyen Dumas, yerdeki krem kavanozlarından birini alarak, su yüzüne çıktı. Dumas, gemide hiç bir şey bulamayacağımıza kati olarak inanmıştı. Yapılacak araştırmalar, boşuna bir yorgunluk olacaktı.


Balıkadam olarak en enteresan define araştırıcılığına, Yeşil Burun takım adalarına dahil Do Sal adasında tesadüf ettik. Bu ıssız yerde, bir adam Elie-Monnier’e çıkmış, bizi samimi bir ifadeyle selamlamıştı. Cote d’Azur’un en ünlü dalgıçlarından birisiydi. Ona:
- Burada ne işiniz var? diye sorduk.
- Batık geminin mallarını çıkartıyordum.
- Kimin hesabına çalışıyorsunuz?
- Kendi hesabıma.....
Bu adam bizimle alay mı ediyordu? Fakat, sözlerinin gerçek olduğunu ispat etmek için, bize bazı resmi izin kağıtları gösteriyordu. Bunları tetkik ettik. Adamın haklı olduğunu kabul etmek zorunda kaldık.
Gemi, sekiz metre derinlikte batmıştı. Adam, nargile denilen, ilkel bir araçla dalıyordu. Acaba gemiden ne çıkartıyordu? Gümüş veya altın külçeleri mi? Bunu kendisine sorunca, ciddiyetle:
- Kakao taneleri çıkartıyorum, diye cevap verdi. Gemide dört bin ton kakao var. Ambar kapaklarını açtım. Rahatça çalışıyorum.
Oradan ayrılmak üzere olduğumuz için, adamın doğru söyleyip, söylemediğini araştıracak vaktimiz yoktu. Fakat Dakar’dan geçerken, sigorta şirketlerinden birinin acentası bize:
- Rastladığımız adam doğru söylüyor,dedi. Bizim hesabımıza çalışıyor. Malı kurtarmak için, klasik vasıtalara ihtiyacımız yok. Sadece kelebek yakalamak için kullanıyoruz.
Dumas, şaşkın bir ifadeyle:
- Kelebek ağı mı? diye sordu.
- Evet!... Yanlış işitmediniz! Kakao çuvalları ambarın içinde yüzüyorlar. Rastladığımız dalgıç, her sabah yerli bir kayıkçının yardımıyla batık geminin üstüne demirliyor. Ambara girip, bir bıçakla çuvalları parçalıyor. Kakao çekirdekleri sudan hafif oldukları için, denizin üstüne çıkıyorlar. Sandalda kalan yerli kayıkçı, kelebek ağıyla bunları topluyor. Sandal dolunca, sahile götürüp boşaltıyor. Kısa bir zamanda malın hemen hemen yarısını kurtarmış durumdayız.
Bir yıl sonra aynı dalgıca Cote d’Azur’de tekrar rastladık. Tamamıyla sıhhatli bir görünüşü vardı. Kısa bir konuşmadan sonra, Do Sal adasından zengin olarak döndüğünü öğrendik. Gülerek, bize:
- Denizlerin dibinde, hazineler yatıyor! dedi


Derinlik sarhoşluğu her an bizi meşgul ediyordu. Gerçek sebebini öğrenmek zorunda olduğumuzu hissediyorduk. Bunun için de, mümkün olduğu kadar derine inerek, denemeler yapmamız gerekiyordu. Dumas’ın 1943’teki raporundan beri, D.A.C. bu konuda gereken bütün belgeleri toplayıp, bir dosya meydana getirmişti. Fakat, bu konuda bütün bilgilerimiz teoriden ileriye geçemiyordu. O güne kadar sistemli denemeler yapmamış olduğumuz için, 1947 yılı yaz aylarını, bu çeşit denemelerin hazırlıklarıyla geçirdik.
Amacımızın rekor kırmak olmadığını belirtmek zorundaydım. Her şeyden önce, tek hedefimiz dalışlarımızdan sonra, suyun üstüne sağ ve sıhhatli olarak çıkmaktı. İçimizde en cüretkar olan Dumas bile, gözü kapalı olarak kendisini tehlikeye atmamıştır. İndiğimiz derinliği derece derece çoğaltışımızın sebebi, derinlik sarhoşluğunun başka türlü tecrübe edilmesine imkan olmadığı içindir. Bu arada, en modern cihazlarımızı kullanarak, çıplak vücutla ne kadar derine inebileceğimizi de tespit etmek istiyorduk. Denemelerimizi sonsuz bir titizlik ve dikkatle inceliyorduk. O güne kadar hiç bir balıkadam, Dumas’ın ulaştığı 62 metrelik derinliğe inememişti.
Derinlikler, ucuna büyük ağırlıklar bağlanmış iplerle ölçülüyordu. Her beş metrede bir beyaza boyanmış ve bir etiketi imzalıyor, eğer imkan bulursa basit bir cümle yazıyorlardı. Dalış sırasında lüzumsuz yorgunluğu önlemek için de, beş kiloluk bir demir külçesini ellerine alıyorlardı. İnişi yavaşlatmak veya tamamıyla durdurmak için, ipe tutunmaları yetiyordu. Dalgıçlar, dayanabilecekleri en derin noktaya ulaştıkları zaman, yakınlarındaki etiketi imzalıyorlar, demir ağırlığı bırakıyorlar, ipe tutunarak yukarıya çıkıyorlardı. Çıkış esnasında basınç azlığı şokunu önlemek için ilk önce su yüzünden altı metre, daha sonra üç metre aşağıda kısa bir süre bekliyorlardı. İlk denemelerde grubumuzdaki bütün dalgıçlar, 65 metrelik bir ipin ucuna ulaştılar. Denemenin ikinci kısmı için doksan metrelik bir ip hazırladık. Bütün mevsim boyunca dalış yaptığım için kendimi, ikinci kademe denemelere her bakımdan hazırlıklı hissediyordum. Üstelik kulaklarım da büyük derinliklerin basıncına alışmışlardı.
Belirli günde, sol elimle demir külçesini tutarak denize girdim. Sağ elimle ipi kucaklamıştım. Süratle aşağıya kayıyordum. Elie-Monnier’in elektrojen grubunun uğultusunu derinliğin çoğalmasına rağmen devamlı olarak aynı kuvvetle işitiyordum.
Temmuz ayındaydık. Vakit öğleydi. Güney en yüksek noktaya ulaşmış olmasına rağmen, aşağıya indikçe ışık süratle azalıyordu. En sonunda, devamlı alaca karanlık bölgenin sınırına ulaştım. Gözlerimin önünden ipin beyaz çizgisi ayrılmıyordu. Beyaz etiketler, hızla geçiyorlardı.
Altmış beşinci metre azot tadını ağzımda duydum. Aynı anda da derinlik sarhoşluğunu şiddetle hissetmeye başladım. Sağ elimle ipe sıkı sıkıya tutunarak, olduğum yerde durdum. Kafamın içi karmakarışıktı. Sebepsiz bir neşe içindeydim. Düşüncelerimi, gerçekle ilgili konulara kaydırmak için insanüstü bir çaba sarf ettim. O anda ilk aklıma gelen şey, suyun rengini tayin etmek oldu. Dikkatle etrafıma baktım. Deniz mavisiyle lacivert arasında tereddüt ettim. Bir türlü kesin kararımı veremiyordum. Bu karasızlık içinde dikkatimi çeken tek şey, kendimi tavanı ve döşemesi olmayan muazzam, mavi bir odada gibi hissetmekte oluşumdu. Kulaklarıma akseden Elie-Monnier’nin elektrojen grubunun uğultusunu dünyanın nabız sesleri zannetmeye başlamıştım.
Kalemimi alarak en yakınımdaki etiketin üstüne: “Azotun çok pis tadı var” diye yazdım. Henüz kalemin elimde olduğunu hissedebiliyordum. Biraz sonra, gençliğime ait hatıralar hayalimde canlandı. Kendimi hasta olduğum günlerden birinde görüyordum. Bir yatağa uzanmıştım. Korku içindeydim. Dünyada mevcut olan her şeyin, sonsuz bir karanlıkta olduğunu hissediyordum. Parmaklarım birer sosis; dilim, bir tenis topu; hava borusunun ağızlarını tutan dudaklarım, durmadan şişen bir balon; hava her an kıvamı koyulaşan bir şurup; etrafımı saran su, soğuk bir pelte gibiydi. Her saniye çoğalan bir şaşkınlık ve sersemlik içinde, ipi sımsıkı tutuyordum. İşte bu sırada yanı başımda, başka birisinin durduğunu hissettim. Bana şaşılacak derecede benzeyen bu şahıs, hem benden çok genç, hem de sonsuz bir hareket serbestliğine sahipti. Beni bir zavallı gibi gördüğünü belirten, alaycı bir gülüşle yüzüme bakıyordu. Kısa bir süre sonra, hareketlerimi bir maymun gibi taklit ederek, ipi bırakmamı ve daha aşağıya inmemi emretti. Seraba benzeyen hayal oyunları her an gözlerimin önünde şekil değiştiriyordu. Tam bir sarhoşluk içindeydim.
Seksen metreyi gösteren etiketin yakınında su, birdenbire aydınlanıverdi. Karanlık bir geceden, maskeli bir aydınlığa geçtim. Aşağıya indikçe aydınlık, derece derece çoğalıyordu. İpin dik ve gergin durmasını sağlayan büyük demir külçesi, altı metre altımda, boşlukta sallanıyordu. Sondan bir önceki etiketin yanında durdum. Bütün soğukkanlılığımı toplayarak, ipin ucuna kadar kaydım. Doksan metreye kadar ulaşmıştım.
Dip karanlık ve ıssızdı. Boş midye kabukları ve ölü deniz kestaneleri göze çarpıyordu. Şuurumu tamamıyla kaybetmiş olduğum için, bu kadar büyük bir basınç altında, sert hareketlerin tehlikeli olabileceğini hatırlıyordum. Tüplerimden gelen havayı yavaş yavaş ciğerlerime doldurdum, yavaş hareketlerle sonuncu etiketi imzaladım. Fakat duygularımı düzgün bir cümleyle anlatmayı başaramadım.
Elimdeki ağırlığı bıraktım. Ciğerlerimi yavaş yavaş şişirdim. Süratle yukarı çıkmaya başladım. Her hamlede iki etiketi birden geçiyordum. Yetmiş metreye ulaşınca, sarhoşluğum birdenbire geçiverdi. Başımın içindeki karışıklık yok oldu. İkiz kardeşim de ortadan kaybolmuştu. Hava, ciğerlerimi daha kolaylıkla şişiriyordu. Devamlı alca karanlık bölgesinin sınırına doğru süratle yükseliyordum.
Su yüzüne altı metre kala, beş dakika durdum. Üç metre aşağıda ise on dakika bekledim. Çok üşüyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu. Buna rağmen, vücudumun azalan basınca alışması için gerekli zamanı geçirmeye çalıştım.
Dışarıya çıktıktan sonra, yarım saat kadar dizlerimde ve omuzlarımda hafif bir ağrı hissettim. Philippe Tailliez ise dalıştan, iki gün devam eden şiddetli baş ağrısıyla döndü. Georges, bir saat şuurunu toparlayamadı. Jean Pinard, yetmiş metreye kadar inebildi. Dumas’a gelince, derinlik sarhoşluğunu seksen ile doksanıncı metre arasında şiddetle hissetmişti. İçimizde en çetin ceviz olan Fargues ile Morandiere, doksan metre derinlikte hafif olmak şartıyla bazı işler yapabileceklerini söylediler. Buna rağmen, hiç birimiz en derindeki etikete, anlamlı bir cümle yazamamıştık.
Sonbaharda teşebbüsümüzün üçüncü kademesi için gerekli olan bütün hazırlıkları tamamlamış bulunuyorduk. Yüz yirmi metrelik bir ip derecelenerek beyaza boyanmış ve etiketleri bağlanmıştı. Bu denemede bir ihtiyat tedbiri olmak üzere, belimizden başka bir iple bağlı olarak dalış yapmayı karalaştırmıştık. Bir yedek dalgıç, tehlike anında dalışa hazır bir durumda güvertede bekleyecekti.
Çekilen kurada ilk olarak dalma hakkını, baş öğreticimiz Maurice Fargues kazandı. İndikçe, ipi belirli bir tarzda çekerek, işlerin yolunda gittiğini bildiriyordu. Fakat birdenbire işaretler kesiliverdi. Sonsuz bir endişe içindeydik. Daha çok beklemeye tahammül edemeyen yedek dalgıç Jean Pinard suya atladı. Biz de ipini süratle yukarı çekmeye başladık. İki dalgıcın ellinci metrede karşılaşacağını hesaplıyorduk. Gerçekten de Jean Pinard, Fargues’a ellinci metrede ulaşmış ve ağızlığının dudakları arasında olmadığını görerek, korkuya kapılmıştı. Üstelik Fargues, tamamıyla hareketsizdi.
Yukarı çıkardıktan sonra Fargues’ı kurtarmak için, tam beş saat uğraştık. Fakat ne yaptıysak fayda etmedi. Derinlik sarhoşluğu tam bir baygınlık halini aldığı için, ağızlığın dudakları arasından kaydığını fark edememişti. Yukarı çekinceye kadar, yuttuğu suların tesiriyle boğulmuştu. Tetkik etmek için iskandil ipini çektik. Fargues, yüz yirminci metredeki etiketi imzalamıştı.
Fargues, Denizaltı Araştırma Grubunun kuruluşundan beri bizimle beraber eşsiz bir fedakarlıkla çalışmıştı. Cesur ve mert bir arkadaştı. Onun hatırasını edebiyen saklayacağız. Kırdığı rekor, hayatına mal olmuştu.


Bütün yaz edindiğimiz tecrübelerle, Fargues’ın ölümü doksan metre derinliğin çelik tüplerle dalış için bir sınır olduğunu bize ispat ediyordu.
Amatörler, birkaç günlük derslerden sonra kırk metre derinliğe rahatça inebilmektedirler. Profesyonel olanlar, basınç azalması gibi bazı kaidelere uymak şartıyla bu derinlikte çalışmalar yapabilirler. Vücutları iyice alışmış dalgıçlar, kırk ila altmış beş metre arasında hafif veya kısa araştırmalara teşebbüs edebilirler. Daha aşağılarda, devamlı alaca karanlık bölgesinde ancak uzmanlar çok kısa araştırmalar yapabilirler.,
Doksan metreden aşağıya inmek ancak, helyumla oksijen karışımı, yahut da havaya belli oranda karıştırılmış hidrojen gazını teneffüs etmekle mümkündür.
1948 yılında Dumas, yaptığı dalış sırasında yeni bir rekor kırmaya muvaffak olmuştu. Bir mayın tarama gemisinin çelik halatı, dipte bir engele takılmıştı. Dumas halatın nereye takıldığını anlamak için çok kısa süreli bir dalış yapmıştı. Doksan saniye süren bu dalışta Dumas 93 metreye inmeyi başarmıştı. Geminin çelik tarağı küçük bir kayaya takılmıştı. Durumu anlayınca süratle yukarı çıkmıştı.
Dumas tecrübelerinden faydalanarak, yeni bir dalış sistemini geliştirmek için çalışmalara başladı. Bahriyelerden seçilen sağlam bünyeli, genç adaylara üç hafta devam eden teorik ve pratik dersler vererek, çok kısa süreli dalışlarla ,doksan metre derinliğe inebilmeyi öğretti. Hatta bu işin cambazlığı sayılabilecek basit hareketleri yapabilmelerini sağladı.



Dünya savaşının bitişini takip eden ilk yaz mevsiminde, Paris’ten iki küçük teneffüs cihazı getirmiştim. Bunları, iki oğlum Jean-Michel ve Philippe için özel olarak yaptırmıştım. O tarihte Jean Michel yedi, Philippe beş yaşındaydı. Büyük olan yüzmeyi öğrenmeye çalışıyordu. Küçük olan ise bir karış suda çırpınmaktan başka bir şey yapamıyordu.
Dalışlardan zevk duyacaklarından emindim. Derine dalmak için yüzme bilmek şart değildi. Gözler ve burun, maskeyle korunuyor, teneffüs refleks yoluyla sağlanıyordu. Kauçuk paletli ayakların en acemice hareketi bile insanı denizin içinde süratle ilerletiyordu.
Port-İssol’da, deniz kıyısında çocuklarıma ilk teorik teknik dersi verdim. Beni dinlemediklerini görüyor, fakat aldırış etmiyordum. Teneffüs cihazlarını taktıktan sonra, çok derin olmayan koyda beni neşeyle takip ettiler. Dolaştığımız yerler yosunlar, deniz kestaneleri ve küçük balıklarla doluydu. Issız ve sakin deniz, birkaç saniye sonra, sevinç çığlıklarıyla çınlamaya başladı. Buna veya birbirlerine, harikalar diyarında gördüklerini parmaklarıyla gösteriyorlardı. Gevezeliklerine bir türlü engel olamıyordum. Dalıştan birkaç dakika sonra Philippe’in dudakları arasından ağızlık çıktı. Süratle ağızlığı dudaklarının arasına tekrar sıkıştırdıktan sonra, Jeap-Michel’in yanına koştum. Çıkan teneffüs borusunu yerine yerleştirdim. Üstüme hücum ediyorlar, beni sual yağmuruna tutuyorlardı. Su yutmalarını önlemek için ikisi arasında mekik dokuyordum. Kısa bir zamanda, bol bol su yuttular. Suyun içindeyken konuşmamaları icap ettiğini onlara nasıl öğretebilecektim? Uzun uzun düşündükten sonra, tehlikeli olmayan bir boğulma olayının en mükemmel ders olacağına kanaat getirdim. Ancak böyle bir olaydan sonra, gevezeliğin tehlikesini anlayabileceklerdi. Bunun için de, onlara ikinci bir dersi gerekli gördüm. Kıyıya çıkarak, bu konuda uzun uzun konuştum. Fakat sözlerimin gerçek manasını anlayabilmeleri için aradan uzunca bir zaman geçmesi gerekti. En sonunda, suyun içinde gevezelik etmemeyi öğrenebildiler.


1947 yılı ocak ayında, en iyi dostlarımdan birisi olan Claude Francis Beouf, tanımadığım birisiyle gemiye geldi. Tanımadığım bu adam uzun boylu, zayıf ve açık renk gözlüydü. Bruxelles’den geliyordu. Batiskaf adını verdikleri, özel olarak yapılmış bir denizaltı araştırma cihazının dalışlarında hazır bulunmamı ve film çekmemi istiyordu. Bu teklifi yapan yabancı ziyaretçi, bütün dünyanın çok iyi tanıdığı Belçikalı fizik profesörü Max Coosyn’den başkası değildi. Bu bilgin, ünlü profesör Piccard’a stratosfer araştırmalarında yardım etmişti. Max Cosyn’e, resmi makamlar izin verdikleri taktirde, bu teklifi memnuniyetle kabul edeceğimi bildirdim.
Tecrübelere ancak 1948 sonbaharında başlanabildi. Bu arada resmi makamlar, bütün örgütümüzle araştırmalara katılmamıza karar vermişti. D.A.G. merkezinin atölyesinde görevli olan teknisyenler bu çalışmalarda kullanılmak üzere özel cihazlar hazırlamışlardı.
Batiskaf, yeni bir araç değildi. Planları on yıl önce hazırlanmıştı. Araya İkinci Dünya savaşının girmiş olmasına rağmen, Belçika Teknik Araştırmalar Merkezinin para yardımıyla, önemli gecikmelerden sonra inşa edilebilmişti. Stratosferik balon FNRS. 1’in kardeşi olan bu çelik küreye FNRS. 2 adı verilmişti. Belçikalılar, bu denemelerin yapılması için hiçbir maddi fedakarlıktan kaçınmıyorlardı. Batiskafı taşıyacak olan SCALDİS adındaki büyük bir şilebi de kiralamışlardı. Fransız bahriyesi de bu teşebbüse Elie-Monnier’den başka iki kruvazörle yeteri kadar uçak veriyordu. Ayrıca, Dakardaki tersane de bütün imkanlarıyla araştırmalara yardımcı olacaktı. Belçikalı bilginler, Fransanın Afrikadaki ilmi araştırma Enstitüsü Direktörü Theodore Monod ile, Okyanus Araştırma ve İnceleme Merkezi başkanı Claude Francis -Boeuf ‘üde dalışlara katılmak üzere çağırmışlardı.
Bu bilimsel araştırma için çok iyi bir şekilde hazırlanmıştık. Batiskafın karmakarışık aletlerinin imal edilişine yardımcı olmuş, çalışmalara en uygun yeri tespit edebilmek için bir ay devamlı olarak Yeşil-Burun adaları civarında dalışlar yapmıştık.
Elie-Monnier, 1 Ekim 1948 günü sabahın dördünde Dakar’dan ayrılarak, Anvers’ten gelecek olan Scaldis’i karşılamak için açık denize doğru yol almaya başlamıştı. Güneş doğarken Sacldis’i görmüştük.
Aceleyle kaptan La Force’u ve bilginleri selamladıktan sonra Batiskafı incelemek için ambara koştum. Demir levhalardan yapılmış, mekik biçiminde büyük bir balondu. Alt kısmında, iki metre çapında çelik bir küre bulunuyordu. Büyük demir balonun alt iki yanında kuvvetli iki elektrik motoru vardı. Bunlara, birer uskur bağlanmıştı. Uskurlar, dört yüz atmosfer basınca eşit bir güçle çalışacaklardı. Batiskafın planını ezbere biliyordum. En alttaki küre, dokuz santimetre kalınlığında özel bir çelikten yapılmıştı. On altı santim kalınlığında kırılmaz camdan imal edilmiş olan iki penceresi vardı.
Batiskaf, ince demir levhalardan yapılmıştı. Çalışması için gerekli olan son derece hafif bir yakıtı saklayacak depolara vardı. Bu yakıt, deniz suyundan iki defa daha hafifti. Çelik küre teorik olarak on altı bin metre derinlikteki basınca tahammül edecek tarzda inşa edilmişti. Bu derinliğe, dünyanın hiçbir yerinde rastlamaya imkan yoktu. Okyanusların ortalama derinliği dört bin metreydi. Böylece, çelik odanın güvenliği için gerekli olan bütün hesapların yapıldığı anlaşılıyordu.
Bu çelik küre, denize indirildikten sonra, dışarıdan hiçbir yardıma ihtiyaç hissetmeden denizin derinliklerinde dolaşabilecek kudretteydi. İnşa tarzının özelliğiyle normal denizaltı gemilerinden, yirmi beş misli derinliğe inebilecek güçteydi. İniş ve çıkıştaki sürati ayarlayabilmek için, altında asılı duran ağırlıkları denize düşürmesi veya depolarından birindeki yakıtı boşaltması yetecekti. Çelik kürenin altında yüz elli kiloluk demir bir kızak vardı. Batiskaf dibe ulaşınca, bu kızak çarpmayı hafifletecek ve bir süre çamur zemin üzerinde kaymasını sağlayacaktı. İstenildiği taktirde, motorların hafif hafif çalıştırmak suretiyle, dipten bir metre yüksekte saatlerce ilerleyebilecektim. Projektörlerin kuvvetli ışığında, pencerelere yerleştirilecek kameralarla renkli filmler çekilecekti.
Çelik kürenin içinde iki kişi tam yirmi dört saat yaşayabilecekti. Burada manometreler, musluklar, çeşitli kontrol veya kumanda aletleri ve kozmik ışınları tespit edecek bir Geiger cihazı vardı. Grubumuzun atölyesinde imal edilen mekanik bir küreyi, basit levyelerle işletebilecektik. Bu kürekle, denizin dibinde görülen herhangi bir şeyi almak mümkün olacaktı. Ayrıca, yedi namlulu bir denizaltı topu imal etmiştik. Her namlu, yirmi milimetre çapında, bir metre boyunda bir zıpkını fırlatabilecekti. Fırlatma gücü olarak denizin basıncından faydalanılacaktı. Böylece, derine indikçe silahın kudreti daha çoğalacaktı. Yaptığımız hesaplara göre bin metre derinlikte fırlatılan bir zıpkın, sekiz santimetre kalınlığında meşe ağacını delebilecekti. Halbuki, bu silah suyun yüzünde tamamıyla zararsızdı.
Bu silahlarla denizin derinliklerinde yaşayan dev canavarlardan birkaçını yakalayabileceğimizi ümit ediyorduk. Bilhassa, hayalimizi gıcıklayan dev mürekkep balıklarına rastlamayı şiddetle arzuluyorduk. Canavar, ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun zıpkına bağlı kablodan verilecek elektrik akımıyla hareketsiz bir hale sokulacaktı. Hayvan elektrik akımına mukavemet edilecek olursa, zıpkının ucundaki özel bir depodan vücuduna striknin şırınga edecektik. Kuvvetli yaylarla işleyen bir bacurgat, zıpkının kablosunu tekrar saracaktı.
Batiskafın yukarı çıkışı, elektrik mıknatıslarının tuttukları ağırlıkların düşürülmesiyle mümkün olacaktı. Otomatik çalışma ve idare düzeni de vardı. Elektrik tesisatında meydana gelecek herhangi bir arıza, Batiskafın kendiliğinden su üstüne çıkmasını sağlayacaktı.
Batiskafın ilk denemeleri Dakar’da yapıldı. Denize iki defa indirilen Batiskafın boru sisteminde mühim arızalar tespit edildi. Acele tamir ve değiştirmeler yapıldıktan sonra, Boa Vista adası civarında, rüzgar almayan bir yerde demirledik. Denemelere ilk önce çok az derinlikte başlamak zorundaydık. Makinelerin, elektrik mıknatıslarının, projektörlerin ve motorların çalışmalarını kontrol edecektik. Bu denemeleri ve kontrolleri D.A.G.’ın balıkadamları yapacaktı.
Scaldis, otuz metre derinlikte demirlemişti. İlk tecrübelerden itibaren ümit kırıcı olaylar birbirini izlemeye başladı. Bazı arızaları yok etmek için yapılan beş günlük çalışmalardan sonra elektrik mıknatıslarının tuttukları ağırlıkları yerlerine yerleştirmek mümkün oldu.
Batiskafın insansız olarak dalış yapması halinde bütün tesisat otomatik çalışacaktı. O sabah, yorucu bir çalışmadan sonra, Batiskaf ilk denemeye hazır duruma getirilmişti. İşleri biten teknisyenler, ambardan uzaklaşmışlardı. Piccard, hazırlıkları son bir defa daha gözden geçirmek için, ambara dönmüştü. Çelik kürenin içinde, vakti kusursuz olarak gösteren bir kronometre gözüne ilişti. Biraz ilerde, başka bir saat daha vardı. Bu saatin pandülü hareketsiz duruyordu. Son derece dalgın bir insan olan Piccard, o anda kafası başka problemlerle meşgul olduğu için, düşünmeden bu saati kurmuştu. Bu sırada bir ibrenin, kırmızı bir çizginin üstüne gelerek durduğunu da fark etmemişti. Aynı anda biz de, elektrik mıknatıslarına ağırlıkları yerleştirmekle meşguldük. Batiskafın öğle yemeğinden sonra denize indirilmesini kararlaştırmıştık. Saat tam on ikide korkunç bir gürültü duyarak, hepimiz ambara koştuk. Piccard’ın dalgınlıkla kurup, ayarladığı kronometre, saat on ikide elektrik akımını kesmiş olduğu için, mıknatıslara bağlı ağırlıklar, ambarın içine düşmüşlerdi.
O anda ambarda hiç kimsenin bulunmamış olmasını mucize olarak kabuk etmek gerekti. Fakat maddi zarar çok büyüktü. Ağırlıklar, ambarın içine düşmüşlerdi.
O anda ambarda hiç kimsenin bulunmamış olmasını mucize olarak kabul etmek gerekti. Fakat maddi zarar çok büyüktü. Ağırlıklardan biri, akümülatör bataryalarından birinin üstüne düşerek, parçalamıştı. Aynı anda da ambarın içine asit buharları yayılmıştı. Böylece ambara girmek imkansızlaşmıştı. Yedek akümülatörlerimiz vardı. Fakat, gerekli tedbirleri almadan, ambara hiç kimse girmeye cesaret edememişti.
Profesör Piccard, Batiskafla ilk dalacak olanlar arasında bulunmayı istiyordu. İkinci şahsı seçmek için çekilen kurayı Theodore Monod kazandı. Piccard’la Monod, beyaza boyanmış olan çelik kürenin içine girdiler. Scaldis’in kuvvetli vinci 26 Kasım 1948 günü, öğleden sonra saat üçte, Batiskafı havaya kaldırarak, denize bıraktı.
Scaldis’in motor-pompaları otuz iki bin litre yakıtı Batiskafa boşalttıktan sonra, daha önce hatıra gelmeyen bir sürü iş ortaya çıktı: Boruların vidalarını gevşetmek, supapları ve radar aksettiricisini yerlerine takmak, maden talaşı çuvallarının bir sandala yüklenmesi, halatların ve römorkörün manevraları gibi...
Güneş batarken bir römorkör, Batiskafı yedeğine aldı. Scaldis’e bağlı olan halatlar çözüldü. Yukarı çıkarken geminin altına çarpmaması için çelik küre uzağa götürüldü.


Scaldis’in güvertesine sıralanmış olan personel, Batiskafın kaybolduğu yere dikkatle bakıyorlardı. Dalıştan on iki saat sonra, Batiskaf tekrar suyun üstünde belirdi. Çelik küreyi römorkörle çekmek, halatlarla bağlamak, Scaldis’e vinçle çekmek ve ambara yerleştirmek, tam beş saat sürdü. Piccard’la Monod, uzun süreli hapis hayatından sonra, tekrar hürriyetlerine kavuşabildiler. Fakat bu da pek kolay olmadı. Ambar, projektörlerle gündüz gibi aydınlatılmıştı. Profesör Piccard adımını dışarı atarken, film makineleri homurdanmaya başladılar. Batiskafın önünde, elinde bir süt şişesi tutarak duran profesör Piccard objektiflere bol bol poz verdi . bu filmi çekebilmek için on yıl durmadan çalışılmış, milyonlarca frank sarf edilmiş; dört geminin üç yüz teknik adamın ve iki hükümetin yardımına ihtiyaç hissedilmişti. On iki saat çelik bir hücreye hapsedilmiş olan iki ilim adamı, tecrübeli dalgıçların kontrolu altında, yirmi beş metre derinlik, bilimsel denemeler yapmışlardı.


Başlangıçtan beri ümit edilmedik gecikmelerle karşılaşan teşebbüs, korkunç masraflara sebep olmuştu. Daha derinlere dalış yapabilmek için daha çok paraya ihtiyaç vardı. Bu sebeple Bruxelles’e telgraf çekildi. Gerekli para gelince Fogo adasına hareket ettik. 31 ekim 1948 Pazar günü, yolcusuz olarak derine otomatik dalış yapacak olan Batiskaf, kuvvetli bir vinçle ambardaki yerinden alındı.
Havada sallanan Batiskafın altında, uzunca bir çelik halatla bağlanmış büyük bir demir ağırlık vardı. Bu ağırlık, denizin dibine değer değmez otomatik olarak düşecek tarzda ayarlanmıştı. Batiskaf denize inmeden önce havada sallanırken, bu ağırlık geminin sert bir çıkıntısına çarptı. Aynı anda da üç ton ağırlığındaki demir külçesi, korkunç çatırtılar çıkartarak güverteye düştü. Zavallı kaptanın artık tahammülü kalmamıştı. Bu Allah’ın cezası Batiskafın denemelerini bitirmeden önce, gemisini hurdaya çevireceğinden korkmaya başlamıştı.
Uzun uzun düşündükten sonra Santa-Clara adasının rüzgardan tamamıyla korunmuş olduğunu ve ada yakınında iki bin metre derinlik bulunduğunu hesaplayarak, Foga’dan ayrıldık. 3 Kasım 1948 günü şafak vakti Cosyns, üç tonluk demir külçesinin dalıştan on bir saat sonra düşmesini sağlayacak tarzda kronometreyi ayarladı.
Akşam üstü saat dörtte suya bırakıldı. Elie- Monhier’den römorköre bağlayan halat bir balta darbesiyle kesildi. Son kozumuzu oynuyorduk.
Dumas’la Tailliez, Batiskafı elli metre derinliğe kadar takip ettiler. Orada duran arkadaşlarımız, Batiskafın süratle kaybolduğunu gördüler. Eğer, çelik küre geri dönmeyecek olursa, Piccard’ın projesi senelerce gecikecekti.
Gemide heyecanlı bir sessizlik hüküm sürüyordu. Batiskafın gördüğü ilk olarak haber verecek olan bir şişe konyak vaat ettim. Tayfalar, direklere tırmandılar. Bacanın üstüne çıkanlar bile oldu. Yirmi dokuz dakika sonra makinist Dubout’un kuvvetli sesi güverte de yankılar yaptı: “İvte orada!”
Son günlerde o kadar yorulmuş o kadar ümit kırıcı olaylarla karşılaşmıştık ki, Batiskafın tekrar su üstüne çıkması bize mucize gibi görünmüştü.
Batiskafı incelemek için toplu bir halde suya daldık. Dış görünüşüne bakılacak olursa, yüzme kabiliyetinde hiç bir eksilme yoktu. Fakat, depoları muhafaza eden balonun saç duvarları, dalgaların tesiriyle zaman zaman çöküyor, sonra tekrar düzeliyordu. Bu durumuyla Batiskaf, nefes alan dev bir canavara benziyordu.
Güneş doğarken Batiskafı Scaldis’in yanına yaklaştırabildik. Fakat, bu çalışmalar sırasında adadan bir hayli uzaklaşmıştık. Scaldis’in bir tayfasıyla Georges, Batiskafın üstüne çıkarak, halatları bağlamağa çalıştılar. Daha sonra, moto-pompun hortumunu depolara sokarak artan yakıtı Scaldis’e boşaltmaya çalıştık. Fakat bu iş zannedildiği kadar kolay değildi. Nitekim yakıtı Scaldis’e nakletmekten vazgeçmek zorunda kaldık. Batiskafı da birkaç ton yakıtıyla gemiye almamız imkansızdı. Kaptan Cosyns, yakıtın denize akıtılmasını emretti.
Bütün geceyi Batiskafı kurtarmak için insan üstü bir gayretle çalışarak geçirdik. Güneş doğarken çelik küreyi ambara indirebildik.
On senelik çalışmanın eseri olan Batiskaf, tanınmayacak bir durumdaydı. Denizin etk