Herkese merhaba,
Ozan’ı yitirdikten sonra bizim evin önünde moraller bozuk, insanın hiçbir şey yapası gelmiyor. Eskiden hurra diye giydiğimiz dalış elbisesini bile düşüne düşüne giyiyoruz.Suda nefes tutma süreleri kısaldı, 30-40 saniyede balık gelmeyince yukarı çıkıyorum. Konsantrasyon bozuk, bazen palet vururken insan başka düşüncelere dalıyor, sonra av yaptığını hatırlayıp ava konsantre olmaya çalışıyor. Avlanırken saati unutup eve geç kalınmışsa evdekiler normal olarak meraklanıyor, huzursuzluk çıkıyor.Bu vaziyette sadece yaşadığımız şu günü boş geçirmemiş olmak için av yapıyoruz, en azından daldık da bir şey yoktu veya görüş yoktu diye kendimizi avutuyoruz.
Cumartesi günü şiddetli poyraza rağmen çok sıcak bir gündü. Çoğu arkadaş plaja inmemiş, sıcaktan korunmak için eve kapanmıştı. Biz ise sahilde şemsiyelerin altına kaçmış, adeta saç kurutma makinesinden üflenen rüzgarın eşiliğinde sohbet edip zaman geçiriyorduk. Denize girip çıkarken bulanıklığa bakıp “yine bize dalış yok” diye canım sıkılıyordu. Kıyıda sütlü kahve olan su açıkta beyaz bir renk alıyordu.Eskiden poyraz estiğinde deniz cam gibi olurdu. Ağustos ayı bizim için poyraz ve berrak su demekti. Ama zaman her şeyi değiştirdiği gibi bunu da değiştirmiş. Su çamur gibiydi; hatta deniz olayı abartmıştı, poyraz esmesine rağmen solugan kayaları dövüyordu. Geçen haftalarda Berke imbattan, çamurdan,solugandan, balıksızlıktan bıkıp evin önünü “zıpkıncılık için Ege Denizi’ndeki en kötü yer” ilan etmişti. Allah sonumuzu hayır etsin. Umarım önümüzdeki yıllarda durum değişir.
Arkadaşlarla sohbet ede ede saati 16.30 yapmıştım, artık benim “dalsam mı dalmasam mı” diye kıvranma saatlerim gelmişti. Ne de olsa karar vermek için 1 saatim kalmıştı. 17.30 da eve dönsem, çanta hazırlama geri dönme vs. en geç 18.00 gibi suda olmam lazımdı. Görüş çok kötüydü, rüzgar sert esiyordu ve solugan vardı. Böyle bir durumda aklı başında bir insan suya girmek yerine arkadaşlarıyla sohbet edip bira-patates yapar, akşam da adam gibi dinlenmiş ve neşeli bir şekilde evine dönerdi. Ama ben ne yaptım; birden “ben şimdi geliyorum” diyerek yerimden kalktım. Sağ taraftaki burna doğru yürüdüm. Baktım yine görüş yok, burnun ucuna gittim. Su orada beyazlaşıyordu. “Tamam” dedim kendi kendime; “eriştenin üzerinde görüş biraz düzelir, tüfeği de biraz kendime çekersem en azından atış yapabilirim.” Hızlı hızlı plaja geri döndüm. Eşyaları toplayıp arkadaşlara hoşçakalın dedim ve doğru eve…
Eve gelince oyalanmadan çantamı hazırlamaya başlamıştım ki çantanın fermuarı tuzdan elimde kaldı ve çanta boydan boya açıldı. Haydaa dedim, hadi bakalım terslik biiir. Çantayı 4-5 yerinden delerek bu yerlerden misina geçirdim ve çantayı iş görecek hale getirdim. Daha sonra sadece elbisenin üzerini giyeceğim için ağırlık kemerini yeniden düzenledim.Tabii ben aceleden karabinayı ters taktığımı fark etmemişim.Terslik ikiii…Evden aceleyle çıkarken paleti kapıya taktırdım, palet öyle bir esnedi ki az kalsın kırılıyordu, terslik üç. Bunlar olunca beni yolda bir düşünce aldı, “bak bu kadar terslik oldu, sen dalmasan iyi olur aslında. Su da bulanık zaten, ağ falan vardır dipte, göremezsin takılıp kalırsın.” Bu düşünceleri kafadan uzaklaştırıp sahile vardım. Her zamanki gibi Berke’nin tekneye eşyaları bırakıp giyinmeye başladım. Hazırlandıktan sonra suya girdim, hızlı hızlı palet vurarak insanların arasından sıyrıldım ve akşam suyu levrek merasına vardım. Su rezil, eriştenin üzerinde bile görüş çok kötü. Burada iki hafta önce hayatımın turnasını kaçırmıştım. Balık gözlerimin önünde makara ipinden yırtıp gitmiş, maskenin içinde gözlerim dolmuş ağlamaklı olmuştum. Bu nedenle artık sadece levrek değil turna da bekliyordum. Yaptığım dalışlarda gelen giden olmadı. İsparozlar dışında hiçbir şey gelmedi. Baktım olacak gibi değil kefal merama doğru palet çırptım. Bari kefal vurayım diye yaptığım agaşonlara kalem büyüklüğünde turna yavruları geliyor, maskemin önünde asılı kalıp beni izliyorlardı. Ben ise hareketlerini izliyordum zira büyük bir balık yaklaşırsa ilk önce tepki verecek onlardı. Turna yavruları gayet rahat davranınca buradan da bana av çıkmayacağını anladım. 4-5 metrede gelen giden olmayınca bari daha sığa gireyim dedim.Amacım soluganın kırıldığı sularda baskın avı yapmaktı. Karakıyıya girip ilerlemeye başladım. Güneş iyice alçalmış, sudaki ışık iyice azalmıştı. Ben de hem karanlıktan yararlanarak hem de köpüklerin arasında ilerleyerek kendimi gizlemeye çalışıyordum. Bu esnada önümden bir çipura açığa kaçtı. Onu görünce “tamam balık kıyıya girmiş,burada av yaparım” dedim. Sağa sola savrula savrula ilerlerken karşıda bir karaltı belirdi. Bu karaltıyı ilk önce iki hafta üst üste görüp atış yapamadığım iri topan kefal zannettim. Hayvan bir yandan köpüğün içinde yüzmeye çalışarak bana doğru yaklaşıyordu. Hemen 1,5 metre suda yattım ve tüfeği doğrulttum. Balık sola doğru hafif bir yay çizip dik bir şekilde üzerime geldi. Ben o esnada balığın levrek olduğunu anladım. Suyun loşluğu ve bulanıklığı nedeniyle gözünü bile göremeden gelen silüetine atış yapmak zorunda kaldım. Balık vuruldu ve makarayı açarak açık suya yöneldi. Ben peşinden giderken balık şişin üzerinde sığ suya hamle yaptı. Önce sağa gidiyor, ben arkasından sağa; ben sağa gidince bu sefer sola gidiyor haydi bu sefer ben de sola. Bir ara baktım levrek kelebeğe dayanmış. Benim içim gidiyor, çıktı çıkacak diye terler boşalıyor…En sonunda şişi tutup ucunu kayalara dayadım. Bundan faydalanıp balığın galsamasına yapıştım. Balığa baktığımda şişten çıkmasına santimler kaldığını gördüm. Şanslıydım ki şiş balığın sağ gözünün gerisinden girip sol yüzgecinin altından çıkmıştı. Balığın şişin ucuna kadar gelip de çıkamamasını kafa gibi sert bir yerden şişi yemesine bağladım. Balığı söndürüp yedeğe aldım. Tamam diyorum, en az iki kilosu var. Hatta 2,300 bile olabilir ama daha fazla olmaz. Dönüp dönüp bakıyorum hayvana, pullarını okşuyorum. Ben de bir mutluluk bir mutluluk… Bir iki defa daha o bölgede agaşon yaptım. Başka gelen olmayınca dönüşe geçtim. Önümü bile göremediğim bulanık suda palet çırparken 130 luk şişi hediye ettiği için Nihat’ın kulaklarını çınlattım. Hemen sonra Ozan geldi aklıma, “Abi bütün tersliklere rağmen şu çölden aldım balığımı” dedim.
Karaya çıktım, malzemelerin bir kısmını çantaya koyduktan sonra balığı kimseye göstermeden torbaya koyup çantaya attım ve evin yoluna koyuldum. O esnada Berke’nin kardeşi Kaya ile karşılaştık. Balığı görünce hem şaşırdı hem şaşırmadı. ” Abi sen bu suda bu azimle dalarsan vurman normal” dedi. Sağolsun malzemelerin bir kısmını eve kadar taşıdı. Sonra elbiseyi çıkarmadan balığı tarttırmak için markete gittik. Normalde vurduğum balıkları tartmam ama bu balık evin önü için ender sayıldığından ağırlığını merak ediyorduk. Cumartesi akşamı; kalabalık vs. ben dalış elbisesiyle markete girdim.

Balığı tartıya koyduk. Biz en az iki kilo gelir derken tartıda yazan rakama inanamadık… 1.672 gr. :shock: Tamam genelde balıklarımı tartmıyodum ama fotoğrafını vs. gördüğüm bir levreğin, çipuranın ağırlığını doğru tahmin edebiliyordum; neden böyle olmuştu? Benim hemen yüzüm düştü, abi nasıl olur dedim. Senin tartın bozuk. :P O esnada markette alışveriş yapanlar balığı görünce oo maşallah falan diyor, biz ise balığın o kadarcık geldiğine inanamıyorduk. Sonra eve döndük, fotoğrafları çektik vs. Hemen ardından Hakkari’den Nihat aradı. Birader kulaklarını çınlattım az önce deyince O da “o yüzden aradım zaten” dedi.

Balığın hikayesini İzmir’den Hakkari Yüksekova’ya anlattım. Görüşün çok kötü olduğunu söyledim. Kısmetse 3 hafta sonra beraber güzel avlar yapacağız, tabii akşamdan kalmazsak-görüş de biraz düzelirse…
Hepimize iyi avlar.