| ZIPKINCI
Üyelik tarihi: 06-12-2004 Nerden: Bursa
Mesajlar: 181
| Kardak (kiliÇ Yarasi 3) Teknenin motorunda bir terslik vardı, on dakikadan beri çalışmamıştı. Poyraz “Tam da zamanıydı” diye düşündü. Sarp’ın kazasından yaklaşık bir sene geçmiş olmasına karşın, kazadan sonra ilk defa dalmayı deneyecekti Poyraz.
Artık kulaklarının iyileştiğini söylediğinde, neredeyse doktorun kucağına atlayacaktı. Ama şimdi de 15 HP gücündeki deniz tekneleri için üretilmiş Volvo marin motor su koyuvermişti işte.
Sarp’ta dedesinin gözü gibi baktığı, bir bakıma Ekmek Teknesi olan, 8 metre uzunluğundaki, ahşap, Karadeniz yapısı, Dokuz yaşındaki, Tek kamaralı bir tekne olan “Mercan” isimli teknesinin uç tarafında merakla babasını gözlüyordu. “Bir an evvel çalışsa da çıksak, gecikiyoruz” diye içten içten hayıflanıyordu. Poyraz da marşa basmaktan bezmiş vaziyette teknenin küpeştesine oturup, şanssızlığına içinden ver yansın etmeye başlamıştı.
Sarpa dönüp “şansa bak yahu, kaç zamandır bu günü hayal ediyoruz, başımıza gelene bak” diye hayıflandı.
Sonra doğrulup motorun üst kapağını açtı. Poyraz, homurdanarak Mazot pompasını birkaç defa pompalayıp, muhtemel yakıt sistemindeki havayı boşaltmaya çalıştı. Motorun diğer kısımlarını da kontrol ettikten sonra bir problem göremeyerek, son bir umutla kapağı tekrar kapadı. Marşa üçüncü basışında motor, önce aksıra öksüre, sonra da homurdanarak düzenli bir şekilde çalışmaya başlamıştı. Poyrazın içini çocukça bir sevinç kaplamış, neredeyse çığlık atarak ellerini çırpacaktı, ama son anda kendisini tutmayı başardı.
Sarp’ta vakit geçirmeden tekneyi tonozdan ayırıp, ipi teknenin yanından suya koyuvermişti.
Poyraz ve Sarp, baba oğul iki günlük av partisi planlamışlar, tüm hazırlıklarını ona göre yapmışlardı.
Kasabanın yaklaşık yedi mil açıklarındaki topuklarda, yükseltilerde avlanacaklar, geceyi de ya teknede ya da adacıklardan birisinde konaklayarak, vurdukları balıkları pişirip, yiyerek geçireceklerdi.
Malzemeleri de ona göre, hatta fazlası ile temin etmişlerdi. Poyraz hem tekneyi idare ediyor hem de hazırlıkları içinden tekrar kontrol ediyordu. GPS, GSM telefon ve yedek bataryası, yiyecek, içecek, yeteri kadar buz, yedek malzemeler, iki adet 24 Litrelik buzluk ve yeterince yakıtı da bir çırpıda aklından geçirip son kontrolü yaptı.
İlk av yapacakları yere yaklaşık iki saatlik yolları vardı. Açık suya çıktıkça, Ege’nin rengi daha bir lacivert hal almış, Yunuslar da tekneleri Mercan’a eşlik etmeye başlayınca, keyifleri daha da bir yerine gelmişti.
Sarp hala teknenin ucunda oturmuş, dalgın dalgın denizi seyretmekteydi. Poyraz tekneyi kullanırken, sevgi ile oğlunu seyrediyor, geçen yaz sonunda yaşadıkları talihsiz macera sonucunda Sarp’ın bir dalışta Senkopa girmesi, Poyrazın onu, ondokuz metre derinlikten kulaklarını feda etmek pahasına kurtarması, ve kasabaya yetiştirip bir dizi hastane macerasından sonra kıl payı Sarp’ın kurtulmasını bir türlü aklından çıkaramıyordu.
Sarp’ın kazasından sonra Poyraz ile Sarp’ın arasındaki bağ, müthiş derecede kuvvetlenmiş, baba oğul olarak neredeyse bir bütün halini almışlardı. Sarp’ın babasına, babasının Sarp’a karşı olan duygu yoğunluğu ailelerine de yansımış, tüm aile fertleri, aralarında çok daha sağlam bir birliktelik içine girmişti.
Poyraz birden, hava durumunu kontrol etmediğini hatırladı. “Kahretsin, nasıl yaptım böyle bir hatayı” diye kızdı kendisine. En son üç gün önce internetten bakmış, havanın hafta sonu biraz netameli olduğunu görmüştü ama çok önemsenecek bir durum olarak değerlendirmemişti. “Neyse, açar birisine sorarız, olmazsa akşam döneriz. Ne yapalım?” diye geçirdi içinden.
Poyraz meraya yaklaşınca Sarp’a seslenip hazırlanmaya başlaması için seslendi, Sarp’tan sonra da kendisi giyinecekti.
Meraya demir atmışlar, giyinip, hazırlıklarını yapıp, son bir kontrolden sonra da kendilerini açık Ege’nin dupduru sularına bırakmışlardı. Poyraz her dalışında, tekrar sessiz derinlere ulaştığı için şükrediyordu.
Kulakları biraz da olsa sızlıyor ancak, dalışını etkilemiyordu. Sarpta akıllanmıştı artık. Her zaman bir gözü babasında, devamlı birbirleri ile koordineli olarak hareket ediyorlar ve body usulü ile avlanıyorlardı.
Öğlene doğru ava ara verdiler. Tekneye çıkıp ta, balıkları buzluğa yatırırken, umdukları gibi bir av olmadığını fark edince yeni bir meraya gidip, gitmeme konusunda karar vermeye çalışıyorlardı.
Sarp, Gümüşlük beldesinin açığındaki Kardak kayalıkları tarafına bakmayı teklif edince, Poyraz son zamanlardaki Yunanistan ile olan gerginlikten dolayı, oranın uygun olmadığını söyledi.
Bir zamanlar Yunanlı dostları ile şakalaşıp en büyük balığı kim yakalayacak diye yarışırken, bu günlerde eski dostların, düşman gibi hareket etmesi, Poyraz’ın içini acıtıyordu.
Ama Sarp bir yandan da haklıydı, zira kayda değer balık istiyorsan, bu mevsim de balık Ege’nin açık sularındaydı. Bu da demek oluyordu ki; Ege’nin tehlikeli ve riskli sularında olan Kardak kayalıklarında avlanmak gerekiyordu.
Poyraz gene kararsız kalmıştı. Birden kararını verdi. “Tamam o zaman, akşam suyunu Kardak’ın gerisindeki topuklarda yapalım, oraya kimse müdahale etmiyor, geceyi de Kardak’ın üstünde veya yakınında geçiririz. Sabah suyunu yapar, Yunan tekneleri gelmeden çıkar başka meraya gideriz” dedi.
Aslında yalnız olsa, Yunan’a filan pabuç bırakmazdı da, Yanında Sarp olduğu için hiç etliye sütlüye bulaşmak istemiyordu Poyraz. Neticede Yunanlılar gelse de, içinden en az üç beş balıkçı tanıdık olacaktı.
Motoru çalıştırıp açığında bulundukları Akyarlardan, Kardak’a doğru yol almaya başladılar.
Poyraz gitmeyi kararlaştırdıkları topuklara gelince tekneyi demirledi. Hazırlanıp kendilerini serin sulara bıraktılar. Havanın kararmasına az bir zaman kala sanki tüm Ege’nin balıkları bulundukları meraya hücum etmişti. Çok güzel av yapıyorlardı.
Hava’nın kararmasını sabırsızlıkla bekliyordu Seyfi ile Engin. Kaçıracakları göçmenlerden bir an evvel kurtulup bu işi de başlarından savmak için az bir zamanları kalmıştı. Suç ortakları Erhan ağabeylerine ait depoda tuttukları otuzüç yabancı uyruklu yasa dışı göçmen, bunlara hatırı sayılır paralar ödemişler ve üç gündür Yunan topraklarına ayak basacakları günü bekleyip duruyorlardı.
Seyfi ve Engin yaklaşık sekiz yıl önce Anadolu’dan buralara kanun kaçağı olarak gelmişler,
Hayatlarını Bodrumun çevresinde bir o kasabada, bir bu kasabada yerleşik olmadan balıkçılık olsun, geçici işler olsun ama genelde kanunsuz işler ile geçiriyorlardı.
Erhan ağabeyleri ise hayatını bir türlü kurtaramamış, Akyarlar kasabasının küçük sanayisinde, derme çatma bir atölyede otomobil ve deniz motorlarının tamiri ile geçinmeye çalışıyordu.
Bir tekne motoru tamiri esnasında Seyfi ve Engin ile tanışmış, sonrada bunlarla bayağı bir ahbap olmuştu.
Bu arada kaçakların bululundukları ortam; değil otuzüç insanı barındırmak, üç insanın bile barınabileceği bir ortam değildi ama, kaçakların yaşadıkları geçmiş hayatlarındaki olumsuz şartlar, içinde bulundukları durumu göz ardı etmelerini sağlıyordu.
Aslında Seyfi, Engin ve Erhan’ın göçmenleri kaçırmaktan daha da farklı bir planları vardı. Ancak, Erhan ağabeyleri bu plana karşı çıksa da, çokta önemsemiyordu. “Benim haberim yok. Deniz sizin işiniz, ben Kara kısmı ile ilgilenirim” deyip çıkıyordu işin içinden.
Seyfi ağzındaki sigaranın izmaritini çiğneyip duruyor, Engin ise elindeki dinamit lokumlarını havaya atıp tutuyordu. Seyfi, lokumları fark edince “Kafayı mı yedin sen be, hadi tehlikesini geçtim, birileri görecek, başımız ağrıyacak, sok şunları nereye sokacaksan” diye fırçaladı arkadaşını. Vaktin geçmesini bekliyorlardı. Planları içinde daha bayağı bir vakit geçmesi gerekiyordu.
Güneş batmış, ortalık iyice kararmaya yüz tutmuşken, Sarp tekneye yaklaşıyor, babası da tekneye çıkmış, soyunmuş, Sarp’ın gelişini izliyordu.
Poyraz elini uzatıp, Sarp’ın ağırlık kemerini ve paletlerini kavrayıp teknenin içine aldı, Sarp’ta bir hamle de tekneye çıkıverdi. Sarp’ın balık ipinde çok şık üç kilodan aşağı olmayacak dört parça Sinarit ve çok iri sayılabilecek yaklaşık üçbuçuk kg’lık bir Çupra vardı.
Poyraz balıkları görünce gururla oğlunun saçını okşadı.
Sarp’ta merakla babasına sordu, “Nasıl? Var mı sende de güzel parçalar baba”. Poyraz “Eh, var işte bir iki parça” deyince Sarp hem meraklanmış, hem de biraz bozulmuştu.
Hemen koşup büyük buzluğun kapağını açtı. Açtığına açacağına da pişman olmuştu. Buzluğun içine neredeyse sığmayıp iki kat olmuş yaklaşık sekiz kg. ağırlığında bir Sinarit ve hemen hemen aynı ebat ve gramajda bir Mercan bulunuyordu. Sarp sevinsin mi, üzülsün mü bilememişti. Balıkların cesameti karşısında ne yapacağını şaşırmış, öylece kalakalmıştı. Kazadan sonra babasının ilk dalışında böyle güzel av yapmasına gerçekten sevinmiş, ama kendisine neden bu balıkların denk gelmediğine de bayağı bir bozulmuştu.
En nihayetinde dönüp babasına yaklaşıp, elini avucuna alıp, şakada olsa zoraki bir saygı ile öptü. Sonra da “ Anlat bakalım şu işin sırrını, sen bunlardan buluyorsun da, ben neden bulamıyorum?” diye sordu babasına. Poyraz da şaka yollu bilmişçe “akşam için ayırdığım Sargoz’u ve Ahtapot’u temizleyip, pişirir ve salatayı da sen yaparsan bir kaç ipucu verebilirim” deyiverdi. Sarp zaten bu işlerin kendinde olduğunu bildiği için yalan yere hayıflanıyormuş gibi yapıp “tamam tamam, sen nasıl istersen” deyip kamaraya yöneldi.
Seyfi, Engin’i, botu ve tekneyi kontrol etmesi için demirledikleri koya göndermişti. Engin’de homurdanarak eski 90 model Lada arabayı hıncını alırcasına kullanıyordu. Aklına geldikçe Seyfi’ye sayıp sövüyor, tüm ayak işlerini ona yaptırdığı için, içten içten kinleniyordu.
Koya varınca, ilk olarak teknenin kıçında bağlı duran bota çıktı. Motorunu çalıştırıp sonra da tekneye tırmandı.
Tekneyi İzmir’den yeni satın almışlardı. Yaklaşık Yirmibeş yaşında ve ondört metre boyundaki, Karadeniz yapımı geniş, çift kamaralı tekne, koyun sakin suyunun hafif çalkantısında bile sağa sola yatarken gıcırdıyor, senelerin yorgunluğunu sanki inleyerek ifade etmeye çalışıyordu.
Gece yapacakları ve muhtemel “neticesi” aklına geldikçe ürperiyordu. Ama bu şeytanca planı Seyfi yaptığı için söyleyecek bir sözü, müdahale edecek cesareti yoktu.
Sonra teknenin de motorunu çalıştırdı. Motor tekliyor, aksıra öksüre çalışıyordu. Egzostundan çıkan kara duman gecenin zifiri karanlığında bile kendisini belli etmeyi başarıyordu.
Engin içinden “iki saat çalışsan, yeter de artar bile” diye geçirdi.
Sonra da hem teknenin, hem de botun motorunu durdurup Seyfi’nin gelmesini beklemeye başladı.
Gece iyice basmış Sarp ve Poyraz sofraya oturmak üzereydiler.
Balıklar güzelce pişirilmiş, Salata tüm haşmeti ile sofranın ortasına kurulmuş, Meyve suları bardaklara pay edilmişti.
Poyraz Salatanın üzerine Babası Murtaza reis’in küpünden aşırdığı, sadece kendisi için Gemlikteki özel ağaçların dalından yeni koparılmış, sofralık zeytinlerden özel sıktırdığı Halis muhlis Zeytinyağını, dikkatle gezdiriyor, süslemek için kullandığı Zeytinlerin üzerine özellikle temas etmesine özen gösteriyordu. Teknenin solgun ampul ışığından bile pırıl pırıl parlayan zeytinler, daha bir parlaklık kazanmış, tarla Domatesleri ve Taze Soğanların arasında siyah bir mücevher gibi göz almaya başlamışlardı.
Balıklar ise teknenin kıçında yanan mangalda nar gibi kızarmış, en az iki defa çevrilip, dışlarının ağır ateşte güzelce pişip, öz sularını kaybetmeden, omurgalarının hafif kanlı kalmasına özen gösterilmişti.
Ahtapot teknenin küçük çaplı mutfağında haşlanarak, salata söğüş olmaktan kurtulamamıştı.
Ekmekler de balıklardan hemen sonra ayrı bir ızgara da hafif mangal ateşinde közlenmiş, taptaze bir hale getirilmişti.
Poyraz ertesi gün de erken kalkıp dalacaklarını düşünerek, özellikle alkol almamaya karar vermişti. Bu sofrayı anasonsuz kurmak, her ne kadar içine sinmese de, Sarp’ın ileride kendisini örnek alabileceğini düşünerek, Rakı içmemeye özen göstermişti.
Özenle kurulan bu sofra da balıklar, salata ve meyve suyu eşliğinde tüketildikten sonra, Helva eşliğinde günün kritiği, türlü balık avı anıları, nasihatler, ipuçları, aile anıları anlatılmış ve daha sonrasında ertesi günün planları yapılmıştı.
Yemek sonrası rehaveti de Sarp’ın babasına mangalda kalan son közlerle yapmış olduğu Türk Kahvesi ile tamamlanmıştı.
Poyraz, kahvesini yudumlarken, Sarp masayı toplamış, çöpleri güzelce ayırarak sıkıca poşetlemiş ve baş altına özel olarak yerleştirmişti.
Şimdiyse babası ile birlikte, yarım kamaranın ışığını kapatmışlar sadece seyir ışıklarını açıp, gecenin karanlığında, karşıdaki Kardak kayalarının, yarım ayın ışığında, denize düşen aksini izlerken, sessizliği dinleyerek, medeniyetten uzak, ıssızlığın ortasındaki bu huzur dolu açık mabedde, ruhlarını sükunet ile yıkıyorlardı.
Poyraz bu ortamı oğlu ile yaşayabiliyor olduğu için, gözyaşlarını Sarp’a belli etmeden, içinden yaradana defalarca şükürler ediyor, bu anın hiç bitmemesini istiyordu.
Poyraz saatinin sinyali ile bir anda kendine geldi. Saat 23:00 olmuştu. Erken kalkacakları için “ Hadi bakalım, yarın erkenciyiz, yorgunuz da, yatalım artık” dedi.
Tam kalkacakken Poyraz sanki bir motor sesi duyduğunu sandı. İyice kulak kabartmış, geceyi dinliyordu ama çıkan akşam meltemi o ince sesin bir yanılsama olabileceğini de akla getiriyordu.
Sonra önemsemedi Poyraz, “Kim olacak bu zamanda, buralarda bizden başka deli” diye geçirdi içinden, sonra da kamaraya yatmak üzere Sarp’ın peşi sıra indi.
Seyfi saat 22:00 gibi Engin’le birlikte büyük tekne ve peşinde bot ile denize açılmışlardı. Hem teknenin motorunu ısıtıyorlar, hem de planlarının bir parçası olan küçük botu, Kardak kıyılarına demirlemeyi uygulamaya başlamışlardı.
Botu gece yarısına doğru Kardak yakınlarına demirleyecekler, geri dönüp kaçakları alacaklar, Kardak istikametinde yol alıp, adacığa yaklaştıklarında da bir çırpıda tekneyi terk edip, tekneyi ve içindeki kaçakları kaderlerine terk edecekler ve bot ile de geri döneceklerdi. Bunun resmen cinayet hatta katliam olduğunu hepsi biliyordu ama alacakları para bu düşünceyi göz ardı etmelerine sebep olmuştu.
Zaten Seyfi’de, Engin’de çeşitli suçlardan (ki bu suçların arasında adam yaralama ve cinayette vardı) defalarca hapse girip çıkmışlardı. Onlar için bir eksik, bir fazla fark etmiyordu.
Bir tek Erhan ağabeyleri bu plana karşı çıkmış ama alacağı paranın miktarı bu planı görmezden, duymazdan gelmesine yetmişti.
Saat 23:05 gibi Kardak yakınlarında Engin botu demirlemiş, GPS’ten tam yerini markaladıktan sonra da tekrar tekneye binmiş ve oradan hızla uzaklaşmaya başlamışlardı.
Erhan kaçakları tıka basa doldurduğu kamyon ile koya kazasız belasız gelmiş, endişe ve merak içerisinde teknenin koya girmesini bekliyordu. İçi biraz olsun rahattı, zira sahte bir kaçak ihbarı ile Sahil Güvenliği, Güvercinlik tarafına, tam Kardak’ın zıt istikametine doğru yöneltmişti. Yalnız Seyfi’lerin bu saate kadar dönmeleri gerekiyordu. Saat 01:00’ı geçmişti, bu saatte kaçakların yüklemesinin bitmiş olması lazımdı ama bunlar daha meydanda yoktu.
Yaklaşık 01:40 gibi tam Erhan dönmeyi düşünmeye başlamışken, teknenin uzaktan düzensiz çalışan motorunun sesi duyulmaya başladı. Erhan merak içerisinde birazda şüpheyle saklanmış beklerken, Seyfi’nin Engin’e fırça atan bet sesini duydu. Engin alı al moru mor söylenerek tekneyi derme çatma iskeleye bağlarken, Erhan “nerede kaldınız be? Az kalsın alıp kamyonu dönüyordum” diye sesleniverdi. Seyfi’de şımarık bir şekilde pis pis sırıtarak “Döneydin ya, kaçaklarınla bir ömür boyu mutlu, mesut yaşardınız” dedi meydan okurcasına, umursamadan.
Erhan sinirinden avuçlarını sıkarken içinden “Şu iş bitsin hele, hesaplaşırız elbet bir yerlerde” diye geçirdi. Sonra da “tamam uzatma, yerleştirin de şu platformu, taşıyalım şu herifleri. Bitsin şu iş bir an evvel” diye çıkıştı.
Engin hemen inşaat kalaslarından yaptığı platformu uflaya puflaya tekne ile iskele arasına yerleştirdi. Erhan’da kamyonun brandasını açmış kaçakları tek tek indirip tekneye yöneltiyordu.
Kaçaklar resmen insanlıktan çıkmışlar, üzerlerine sinen kokudan dolayı geçtikleri her yere ağır bir koku bırakmaya başlamışlardı. Erhan, Engin ve Seyfi hem burunlarını tutuyorlar hem de kaçakları tekneye sıkış tepiş yüklüyorlardı.
Saat 03:00’ı geçmiş ve son kaçakta tekneye çıktıktan sonra Erhan geride kalmış, Engin ve Seyfi’de ağır ağır yola çıkmışlardı.
Sarp daha saati sinyal vermeden önce uyanmış, gözleri açık yatakta keyif yapıyordu. 03:30’da babası ile Sarp’ın saatleri neredeyse aynı anda çalmaya başlamış, bunun üzerine uyanan Poyraz’da hemen ayağa kalkmıştı. Oldum olası yatakta vakit geçirmeyi sevememişti. Uyandı mı, yataktan kalkıverirdi.
Babası kalkınca Sarp’ta hemen kalkıp güverteye çıktı. Babası ile birlikte birer dilim ekmeği pekmez ile karıştırıp, ağızlarına tıktıktan sonra, hemen giyinmek için hazırlıklara başladılar. Sarp giyinmiş, babasının giyinmesi için yardımcı oluyordu. Havada alaca karanlık olmaya başlamış tam sabah suyu için ideal hale gelmek üzereydi.
Poyraz’da giyindikten sonra Sarp zıpkınını eline almış, hazırlıklarını tamamladığı için nefes açayım diyerek, hınzırca sırıtarak, hemen kendisini suya koyuvermişti. Poyraz ise ağırlık kemerini bulamamış, birde alt kamaraya bakayım diyerek aşağıya inmiş kemerini aramaya koyulmuştu.
Seyfi ve Engin kaçakları ön tarafa doğru yığmışlardı. Botun bulunduğu noktaya yaklaşırken yavaş yavaş hazırlanıyorlardı. Birbirlerine bakarak göz işaretleri ile anlaşmış ve tekneyi terk etmek için hazırlanmaya başlamışlardı. Seyfi teknenin yönünü tam kardak kayalıklarının istikametine ayarlayıp, dümeninde hareket kabiliyetini mili dişliden ayırarak yok ettikten sonra az ileride gözüken bota doğru, Engin ile birlikte denize atlayıp, tekneyi ve zavallı insanları, kayalıklara doğru parçalanmak üzere terk ettiler.
Kaçaklar da, Seyfi ile Engin’in tekneyi terk ettiğini fark etmişler, zaten başından beri şüphelendikleri bu heriflerin planlarını az çok anlayınca, bağrış çağırış şeklinde tarifsiz bir panik içine düşmüşlerdi.
Kaçaklar denizin ortasında sahipsizce kaderlerine terkedilmişlerdi. Çaresizce bilinmeyene doğru bir yolculuk başlamışken, anneler çocuklarını bağırlarına basmış, korkularını bastırmaya çalışıyorlardı.
Erkekler kendilerince bir şeyler yapmaya, kontrollerinin dışındaki tekneyi kullanmaya çalışıyorlardı.
Poyraz, kemerini bulmuş, yavaşça beline taktığı kemerin tokasını sıkılamıştı. Küpeşteye oturmuş, Zıpkının ipini, lastiğini kontrol ediyordu. Sonra da hiç adedi olmadığı üzere zıpkını kurdu ve küpeştenin kenarına yasladı. Aslında hiç adedi değildi suyun dışında kurmak, ama ne olduysa yapmıştı bir kere. Suyun dışında da boşaltmak istemedi. ”Yaşlanıyor muyum ne?” diye geçirdi, içinden. Kızmıştı bu yaptığına.
Sonra paletler geldi aklına “Hey Allah’ım, gerçekten yaşlanıyorum” diye hayıflanarak paletlerini almak için tekrar kamaraya yöneldi.
Sarp nefesini açmak için sığ bir topuk bulmuş üst kısımlarında kısa süreli agaşonlar yapıyor, Papaz balıkları, küçük Sargoz ve Sokkanları izliyordu. Neden sonra bir motor sesi duydu. Satha çıkıp alaca karanlıkta etrafını kontrol ettiğinde, az ileriden bir teknenin yaklaştığını gördü. Sonra kendi teknelerine dönüp baktı. Tekne neredeyse tam yol ile tekneleri Mercanın üstüne doğru yol alıyordu.
Teknenin üstünde, deli gibi ellerini kollarını sallayan kalabalığı fark edince, olanlara bir anlam veremedi ama bir şeylerin ters gitmeye başladığını anlamıştı. Hemen suyun içerisinde doğrulup, babasını aramaya başladı, bakınıyor ancak babasını suda göremiyordu. Son anda teknede babasını kamaranın içerisine inerken gördü.
Bağıracaktı ancak sesini o mesafeden duyurması mümkün değildi. Bacaklarının el verdiğince hızlı bir şekilde teknelerine doğru palet çırpmaya başladı.
Kaçakların teknesi ise hızla yaklaşmaktaydı.
Az sonra kaçakların teknesi, Sarp’ın yaklaşık iki metre yanından dosdoğru kendi teknelerine, Mercana doğru geçti gitti.
Sarp yetişemeyeceğini anlayınca avazı çıktığı kadar babasına seslenmeye başladı. İnanılacak gibi değildi. Ege’nin ortasında bir sürü insan dolu bir tekne, başıboş vaziyette, dosdoğru teknelerine tam yol ile ilerliyordu. Sarp’ın yaşadığı çaresizlik had safhaya çıkmıştı.
Gırtlağını yırtarcasına babasına bağırıyor, ancak sesini duyuramıyordu.
Sarp, en sonunda fal taşı gibi, inanmayan gözlerle ve çaresizce, kaçak teknesinin, kendi teknelerine, Mercana, Sancak kıç omuzdan çarpmasını izliyordu.
Poyraz hayal meyal Sarp’ın kendisine seslendiğini duymuştu sanki, ama paletleri bulmadan bakmadı. Muhtemelen vurduğu bir balığı göstermek için sesleniyordu.
Paletleri eline alıp tam döndüğünde, tavana yakın dolap kapağının açık olduğunu fark etmeden kaşını kapağa vurdu. Canı çok yanmış, gözünden yaş gelmişti. Tek gözü kapalı vaziyette, bir eli kaşında, bir elinde paletlerle kamaranın merdivenlerini çıkarken, açık olan tek gözü ile gördüğü sahneye inanamadı.
İnsan dolu bir tekne tam yol ile üstüne doğru geliyordu ve daha neler olduğunu kavrayamadan, Poyraz hayatında duymadığı şiddette bir çatırtı duydu.
Ve akabinde, sarsıntı ile birlikte ahşap parçaları ile kıymık yağmurunun içerisinde kaldı.
Poyraz son anda kolunu yüzüne siper etmiş, yüzünü koruyabilmişti. Ancak çarpmanın şiddeti ile gerisin geri kamaraya doğru uçmuş, karşılıklı iki yatağın arasına düşmüştü.
Teknenin içindeki çatırtı hala devam ediyor, diğer teknenin çalışmaya devam etmekte olan motoru tekneyi neredeyse Poyrazların teknenin üstüne çıkmaya zorluyordu.
Kaçakların teknesi mızrak gibi Poyrazın teknesine saplanmış ve hala tekneyi zorlamaya devam ediyordu.
Bu arada diğer teknedeki kaçakların bir kısmı çarpmanın etkisi ile Poyraz’ın teknesine, bir kısmı denize saçılmış, ortalık tam bir can pazarına dönmüştü. Çoğu yüzme bilmeyen bu insanlar tahta parçalarına tutunmaya çalışıyor, suyun üstünde kalmaya çabalıyor, annelerden bazıları çarpmanın etkisine karşın tutabildikleri çocuklarını suyun üstünde tutmaya, elinden kaçıranlar ise çılgınlar gibi hem hayatlarını kurtarmaya hem de çocuklarına ulaşmaya çalışıyorlardı.
Sarp bu keşmekeşin arasında kalmış, babasına mı gitsin, çevresinde canhıraş feryatlar ile çırpınan bu insanlara mı yardım etsin bilememişti. Tam babasına doğru gidecekken koluna yapışan yarı baygın bir kadın, iki yaşlarındaki bebeğini sarpa vermeye çalışıyordu. Kadının gözlerindeki dehşet Sarp’ın kanını dondurmuştu. Sarp kucağında bulduğu bebekle öylece kalmış, dibe doğru kayan anneyi çaresiz gözlerle izlemek zorunda kalmıştı. İki yaşındaki bir bebek ile babası arasında seçim yapmak zorunda kalmış olan Sarp, tüm dünyanın dağları üstüne çökmüş gibi hissediyordu.
Poyraz vücudundaki tüm ağrılara rağmen, kendinde kalmaya, bilincini kaybetmemeye çalışıyordu.
Poyraz olanlara inanamıyordu. Hala içinde bulunduğu kamara sanki vakumlanan bir karton kutu gibi içe doğru çöküyor, kamaranın hacmi gitgide daralıyordu. Kamaranın girişi de çarpmanın etkisi ile içeriye doğru katlanmış, kamarayı resmen çıkışı imkansız bir kapan haline getirmişti.
İşin ters tarafı Kamaraya su dolmaya da başlamıştı. Poyraz hemen bir durum değerlendirmesi yapmaya çalıştı. Teknenin altında yaklaşık oniki metre su vardı. Eğer tekne batarsa, ki yüzde yüz batacaktı, Poyraz bu ahşap kıymıkları ile örülmüş kafesin içinde kalacak ve boğulmak kaçınılmaz olacaktı.
Ancak tekne direniyordu. Can havli ile etrafını araştırmaya başladı. Bir sürü eşya çarpışmanın etkisi ile dağılmış, çantalar, buz kutuları etrafta gelişi güzel yayılmıştı.
Poyraz az ilerisindeki çantayı fark ettiğinde kurtulabilmek, ya da dışarıda olanları en azından yakınlarına iletebilmek için bir fırsatı olacağını düşündü.
Yakınındaki sırt çantasına zor da olsa uzanarak kucağına çekebilen Poyraz, çantanın içerisindeki, su geçirmez poşet içerisinden GSM telefonunu çıkardı. Tereddütsüz Sahil Güvenliğin158 numaralı telefonunu çevirerek çıkan yetkiliye acilen adını, soyadını bildirerek, Bodrum sahil güvenlik botuna haber verilmesini isteyerek, kısaca başından geçenleri özetledi. Daha da uzatacaktı ancak telefon o hengame de su almış ve aniden kapanmıştı.
Poyrazın, telefon da sustuktan sonra, artık yapabileceği bir şey kalmamıştı. Serinkanlı olması gerektiği için etrafına bakınıyor bu kapandan kurtulup kurtulamayacağını anlamaya çalışıyordu.
Bu arada su seviyesi de gittikçe yükselmeye başlamıştı.
Sarp hala yaşadığı dehşetin etkisindeydi. Artık çok fazla insan kalmamıştı suyun üstünde, Bir an aklını kaçırmaya başladığını, neden böyle tepkisiz kaldığını düşünerek silkindi ve kendine geldi. Hemen kucağındaki bebeği kurtarması, daha sonra da diğerlerine yardım etmesi gerekiyordu. Üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra, hızla etrafına bakınmaya başladı, birden kaçakların teknesinin hala suyun üzerinde, daha doğrusu kendi teknelerinin üzerinde olduğunu fark etti. Kendi tekneleri bu arada su seviyesinin bayağı altında kalmıştı ve batması uzun sürmeyecekti.
Sarp garip bir şekilde babası için çok aşırı endişe duymadığının farkına vardı, bir an suçlayacaktı kendisini ama bunun babasının hala iyi olduğuna ve başının çaresine bakabileceği anlamını çıkardı. Ama tekne pekte babasının başının çaresine bakabilecek durumda olmadığına işaret ediyordu.
Sarp hemen teknelere doğru yüzmeye çalıştı. O esna da bir tahta parçasına tutunmuş bir kaçağı da kolundan tutup tekneye sürüklemeye başlamıştı.
Çarpışmaya rağmen de teknede kalabilmiş olan kaçaklar da ellerine geçirdikleri ip, kakıç gibi malzemeler ile teknenin yakınındakilere yardımcı oluyorlardı.
Tekneye ulaştığında kucağındaki bebeği ilk eline uzatan kişiye teslim edip kolundan sürüklediği kaçağı da tekneye tutunmasını sağlayınca, etraftakilere yardım için tekrar açıldı.
Bir gözü ile de devamlı kendi teknelerini izliyor, devamlı durumunu kontrol ediyordu. Aklı hep babasındaydı ama etrafındaki insanları da göz göre göre ölüme terk edememişti işte.
İhbarı alan Yüzbaşı Emrah usturuplu bir küfür savurdu. “Biliyordum, biliyordum, kahretsin dün geceki ihbarın asılsız olduğunu biliyordum” diye bağırmaya başladı. Ve hemen emirler yağdırmaya başladı. Koordinatları hesaplamasına gerek yoktu, Yunanlı sözde komşularımız sayesinde Kardak’ın yerini son zamanlarda gözü kapalı bile bulabilecek duruma gelmişti.
Yüzbaşı Emrah, keskin bir dönüş yaparak yönünü Kardak’a çevirerek, gaz kolunu tam yol ileriye doğru itti.
Kaan 33 sınıfı otuzbeş metre uzunluğundaki bot, 3700 HP gücündeki ikiz motorlarının etkisi ile şaha kalkmış, arkasından fışkıran su 17 metreye kadar ulaşmıştı. Ege’nin lacivert suları Yüzbaşı Emrah’ın botu tarafından bıçak gibi kesiliyor, Deniz üzerinde oluşan köpükler Egenin üzerine Deniz Kuvvetlerinin imzasını bırakıyordu.
Yüzbaşı Emrah sekiz dokuz dakikaya kadar kardak’a varırız diye hesapladı içinden.
Sarp suyun üzerindeki kaçaklara bir bir ulaşıyor, yaşayanları tekneye ulaştırmaya çalışıyor, maalesef hayatını kaybetmiş olanları olduğu gibi bırakmak zorunda kalıyordu. Şaşkınlığı üzerinden attığı için, yaptığı iş artık normal bir şeymiş gibi hareket etmeye başlamıştı.
Dedesinin teknesi Mercan ise, içinde babası ile hala batmamak için direniyordu. Sonradan bir motor sesi duydu. Etrafına bakındığında adacığın diğer tarafında bir Sahil Güvenlik botu görünce deli gibi sevinmişti. Elini kolunu sallıyor, acilen yanına gelmeleri ve yardım etmeleri için sesleniyordu.
Ancak botun kenarından bakanlar tepkisizce sanki çok olağan bir durumu izliyormuşçasına botun güvertesine dizilmişlerdi.
Sarp hayal gördüğünü düşünmeye başlamıştı. Bir Sahil Güvenlik botu durmuş olanlara, insanların boğulmasına, annelerin, babaların, çocuk ve yaşlı insanların su üzerinde bir bir batıp kaybolmasına, sadece seyirci kalmaktaydı.
Neden sonra fark etti, botun üstünde mavi beyaz Yunan bayrağı dalgalanmaktaydı.
Sarp içinden ne varsa saydı, döktü ve sonra tekrar ilgisini etrafındakilere yoğunlaştırdı.
Yüzbaşı Emrah tam yol ilerlerken, Üsteğmen Uğur’dan ihbar hakkındaki detayları alıyordu.
Arayan kişi, öyle böyle birisi değildi. İhbarının sorgulanmasına bile gerek yoktu. Zira Turgut Reise bağlı Akyarlar köyünden Poyraz dediler mi, akan sular dururdu. Bizzat kendisi ile de bir iki defa tanışıp sohbet etme imkanı bulmuştu.
Poyraz’ın, dürüstlüğü, Denize olan bağlılığı ve yaşadığı deneyimlerini, kendisi dahil neredeyse tüm Bodrum biliyordu.
İki yıl önce devasa bir Kılıç Balığı ile mücadeleye girmiş, onu avlamak için olmadık cefalara katlanmış, üstüne üstlükte Kılıç balığı tarafından hatırı sayılır bir şekilde yaralanmıştı.
O kılıç balığına, cesametinden dolayı hala balıkçılar tarafından konuşulup, övgüler düzülmekteydi.
Geçen sene de, gene böyle bir balık avı esnasında, oğlu Sarp’ın başına bir dalış kazası gelmiş ve insanüstü bir çaba ile oğlunu tekrar hayata döndürmüş, ancak gene kendiside, hafifte olsa kulaklarından yaralanmıştı.
Yüzbaşı Emrah içinden “ Ee alışkanlık yaptı demek ki, senede bir defa macera yaşamadı mı Poyraz, rahat edemiyor demek ki” diye düşündü.
Poyraz göğsüne kadar gelen suyun içerisinde, kısıtlı hareket alanında, vücudunu kontrol etmiş, bir iki sıyrık ve bacağına saplanan üç, dört santimlik bir ahşap parçadan başka bir şeyi olmadığını fark etmişti.
Şu anda yaralarından ziyade, en kötü durum, bu kapanın içerisinde kalmış olmasıydı.
Mercan bayağı iyi dayanmış ancak artık yavaş yavaş dikilmeye başlamıştı.
Poyraz da bundan artık Mercanın her an dibi boylayabileceğini anlamıştı.
Kendisinde anlamsızca bir sakinlik vardı, sanki ölmek üzere olan bir adam değil de, az sonra istirahat ettiği yerden kalkacak birisi gibi hissediyordu kendisini. Aniden altındaki zemin hareket etmeye başladı.
Ve Mercan, iyice dikilip, yavaş yavaş dibe doğru kaydı gitti.
Sarp Mercanın önce dikilip, sonra da aniden sulara gömüldüğünü fark edince, içini tarifsiz bir korku sardı.
Nasıl batardı? Daha işi bitmemiş, hala çevresindeki insanları kurtarmaya çalışırken, tekne aniden dikilmiş ve gözden kaybolmuştu.
Sarp gene şok olmuştu. Hemen mercanın battığı noktaya doğru yüzüp, soluklanmaya başladı. Teknenin hizasına gelene kadar elini uzatan kaçakları istemese de görmezden gelip, direk batan teknenin peşi sıra suya daldı. Mercan oniki metre civarında, daha yeni dibe oturmuş ve etrafı azda olsa bulandırmıştı. Tekneden çıkan ahşap parçalar, malzemeler ve sızan mazot ip gibi yukarı çıkıyor Mercanın yerini işaretliyordu.
Sarp tekneye vardığında kamaranın girişinin içeriye doğru katlandığını fark etti. Bunu daha önce fark edememişti.
İçini tarifsiz bir korku aldı, neden babasına yardım etmemişti? Babası dururken, ona ihtiyacı varken, o başkalarını kurtarmayı tercih etmişti. Sarp eğer babam kurtulmazsa, kendimi asla affedemem diye içinden geçirdi.
Mercanın diğer taraflarını da kontrol etti ama hiçbir giriş veya çıkış noktası bulamadı.
Kamaranın lombozlarından içeriye bakıyor, ancak karanlıktan hiçbir şey göremiyordu.
Nefesi de tükenmiş ancak babası için bir yol bulamamıştı.
Direk yukarıya çıktı. İyice nefeslenip, ciğerlerini son hücresine kadar doldurup, tekrar aşağıya indi.
Tekneyi kontrol ederken çıkan seslerin haricinde bir ses duyar gibi oldu. Tekrar lombozdan içeri bakacakken babası ile burun buruna geldi.”Ohh çok şükür, hala sağ” diye geçirdi içinden Sarp.
Ancak sonradan fark etti. Kamaranın içerisinde bir kısım hava hala duruyordu ve babası bu hava sayesinde hala hayattaydı. Yalnız gözleri alıştığında suyun neredeyse lomboz hizasına kadar yükseldiğini fark etti. Kısaca Poyrazın havası çok kısıtlı bir süre için yetecekti.
Sarp içinin rahatlaması ile direk su yüzeyine çıktı. Düşünüyor ancak bir çıkış bulamıyordu.
Lombozlardan birinin camını kırsa, Poyraz o delikten çıkamazdı. Başka da hiçbir yol gelmiyordu aklına. Çaresizlik gene paniğe sürüklemeye başlamıştı Sarpı.
Sağlıklı düşünemiyor, ne yapacağını bilemiyordu. Sonra bir daha indi teknenin yanına.
Kardak hayal meyal görünmüş, varmalarına çok az bir zaman kalmıştı. Yüzbaşı Emrah, Üsteğmen Uğur’dan, gerekli hazırlıkların yapılıp yapılmadığı hakkında son kontrolleri yapmasını istedi.
İyice yaklaştıklarında, Yunan sahil Güvenlik botunun adacığın yaklaşık bir mil açığında sakince beklediğini fark etti. İçi bir an rahat etti, en azından buna müdahale etmişlerdir diye geçirdi içinden. “Kedi olalı, bir fare tuttunuz bre komşi” deyiverdi usulca.
Sarp su yüzüne çıktığında gene bir şey yapamamış olmanın çaresizliği içinde artık göz yaşlarına hakim olamıyordu.
Taa ki siren sesini duyana kadar!
Türk sahil Güvenlik Botu tüm haşmeti ve azameti ile az ötesinde duruyordu.
Hemen küçük botu indirmişler yaralılarla ve denizdeki son birkaç kazazedeye yardımcı olmak üzereydiler.
Sarp hemen bota doğru yüzmeye başladı, Yüzbaşı Emrah da güverteye çıkmış, Sarp’ın yanına gelmesini bekliyordu. Sarp “Komutanım babam aşağıda teknede mahsur durumda, ancak havası tükenmek üzere,” diyebildi ancak, yorgunluktan bitap düşmüş, sesini ancak duyurabilmişti.
Yüzbaşı Emrah, böyle bir durumla karşılaşacağını tahmin etmemesine rağmen, hemen gerekli çalışmayı organize etmeye başlamıştı.
Hatta bizzat Poyraz’ın kurtarılma çalışmasına kendisi katılmak için hazırlanmaya başlamıştı. Acilen neopren elbise bile giymeden, Deniz Kuvvetlerinin standart dalış takımını kuşanmaya başladı.
Arkasına dönüp “Uğur, sende benimle geliyorsun, hemen kuşanmaya başla” diye seslendi. Üsteğmen Uğur “Emredersiniz Komutanım” diyerek üstünü çıkarmaya başladı. Yüzbaşı Emrah dönerek “Üsteğmen Şener, Komuta sizde” diye de çok sevdiği botunu Üsteğmen Şener’e emanet ediverdi.
Hazırlıklar devam ederken de Sarp bota çıkmış, Yüzbaşı Emrah’a bilgi vermekteydi. Bu arada söz Yunan sahil güvenlik botunun tüm olanlara ve ölümlere seyirci kaldığı konusuna gelince, Yüzbaşı Emrah inanmaz gözlerle Sarpa baktı ve “Sarp, senin ağzından çıkanları kulağın duyuyor mu? Hangi asker, bırak askeri, hangi insan evladı yapar bunu” diye soruverdi.
Sarp bir kez daha sözlerini yinelediğinde, Yüzbaşı Emrah hışımla Botun köprüsüne geçip, direk elini telsize attı ve mükemmel bir İngilizce ile “Yunan Sahil Güvenlik Bot kaptanına sesleniyorum. Şu anda Türk Kara Sularında bulunmaktasınız. Kısa bir süre için acil bir kurtarma operasyonumuz mevcut. Eğer ki bu süre sonunda, Halen Türk kara sularını ihlal ediyor durumda olursanız, herhangi bir ikaza maruz kalmadan ve sonuçlarına bakılmaksızın, kara sularımızın ihlali sebebi ile BİR KEZ DAHA DENİZE DÖKÜLECEKSİNİZ.” Deyip telsizin mikrofonunu yerine astı.
Mesaj tüm mürettebat tarafından alınmıştı. Üsteğmen Şener’de Bot mürettebatına, Yüzbaşı Emrah’ın emir vermesine gerek kalmadan, hemen, zaten her an hazır olan, gerekli harp techizatının, mühimmatla desteklenmesi emrini verdi.
Hazırlıklar tamamlanmış, tüm bot mürettebatı kurtarma operasyonu için ne gerekiyorsa yapar hale gelmişti.
Yüzbaşı Emrah ve Üsteğmen Uğur, hemen Poyraz’ın içinde bulunduğu batık tekneye inmişler, gerekli keşfi yapmışlardı.
Ancak canlarını sıkan konu o kadar ses çıkarmalarına, ışık tutmalarına karşın Poyrazdan bir karşılık görememişlerdi. Satha çıkıp, bir an evvel kamaraya bir giriş yolu açıp, Poyrazı ölü veya diri çıkarmaları gerekiyordu. Hem de en kısa zamanda.!!
Sarp, kurtarma ekibine katılmasına izin verilmediği için, endişe içinde botun güvertesinde beklemekteydi. Bunun farkında olan Yüzbaşı Emrah özellikle acele ediyordu.
Hemen botun ırgatına bağlı çelik halat suya indirilip, dalgıçlara verildi.
Teknenin kapı girişindeki en kalın ahşap parçaya bağlanan çelik tel, ırgat vasıtası ile çekilirken, tekne yerinden oynamaya başlamış, ancak ahşap parça bu yüke dayanamayarak yerinden sökülmüş, dayandığı tüm parçaları da beraberine katarak, oldukça geniş bir açıklık meydana getirmişti.
Yüzbaşı Emrah, hemen öne atılmış, açılan boşluğu elleri ile temizleyerek, iki insanın geçebileceği bir hale getirmişti.
Yüzbaşı Emrah yavaşça içeriye süzülüp, kamaranın içerisine girdiğinde, gördüğü manzara karşısında şaşkınlığını gizleyememişti.
Poyraz kamaranın ortasında, tavana, içindeki havanın sebebi ile yapışmış, ters durumdaki iki adet büyük buz kutusunun birinin içerisine kafasını sokmuş vaziyette, hareketsizce duruyordu.
Anlaşılan o ki, Poyraz kamaradaki son havayı da 2 adet 24 litrelik buz kutusuna hapsetmiş, kaçınılmaz sonu elinden geldiğince geciktirmeye çalışmıştı.
Yüzbaşı Emrah’ın tekneyi kontrol ederken çıkardıkları seslere cevap gelmemesinin sebebi de bu olmalıydı.
Yüzbaşı Emrah bir hamlede gidip Poyraz’ın kolunu tuttuğunda, Poyraz aniden ürkmüşçesine bir tepki vermiş ve olanların şaşkınlığı ile buz kutusunun içerisinden kafasını çıkarıp, karşısında dalgıcı görünce de, şaşkınlığı sevince dönüşmüştü.
Yüzbaşı Emrah, ağzından sırtındaki tüpe bağlı regülatörü çıkarıp, Poyraz’a uzattı. Poyraz tüpteki havadan, ciğerlerine temiz havayı birkaç defa çekip bıraktı ve son olarak derin bir nefes alıp, regülatörü Yüzbaşı Emrah’a tekrar iade etti. Eli ile dalgıç literatürüne göre “Tamam” işareti yaparak, açılan geniş boşluğa doğru, yukarıya çıkmak üzere hareket etti.
Sarp, hala aşağıda neler olup bittiğini bilmediği için çok endişeliydi. Aşağıdan devamlı tüplerin bıraktığı hava kabarcıkları çıkıyor, ancak yukarı hiç kimse gelmiyordu.
Üsteğmen Şener, Sarp’ın yanına gelmiş, elini omzuna koyarak güven veren bir ses ile “Merak etme Sarp, eğer bu işe Yüzbaşı Emrah el atmışsa, baban sağ salim yanına gelecektir, emin ol” diyerek Sarp’ın endişesini bastırmaya çalıştı.
Bu arada birden su üzerine çeşitli ahşap parçaları çıkmış ve akabinde su üzerine çıkan hava kabarcıkları çıkmaz olmuştu. Sarp endişe ile Üsteğmen Şener’e dönmüş, ne olabileceği hakkında bir şey öğrenmeye çalışıyordu. Üsteğmen Şener “Merak etme, teknenin içine girdiler, o yüzden kabarcıklar çıkmıyor, biraz sonra babanı kucaklıyor olacaksın” dedi.
Üsteğmen Şener, tüm güvenine rağmen Poyraz’ın bu kadar uzun zaman sonra sağ olup olamayacağına emin değildi ama Sarp’ın böylesine üzgün olmasına da dayanamamıştı işte.
Ve en sonunda suyun yüzeyindeki ahşap parçaların arasından, Poyraz belirince Sarp gözyaşları içerisinde, avazı çıktığınca “Babaa, babaaa” diye bağırarak kendini suya attı. Çılgınlar gibi yüzerek babasına bir çırpıda ulaşmış, boynuna sarılmış “Yaşıyorsun babacım, yaşıyorsun, Allaha şükürler olsun yaşıyorsun” diyerek yüzünü, gözünü öpüyordu. Poyraz da Sarp’a sıkıca sarılmış, bir daha göremeyeceğini sandığı oğluna sarılıp, oda kurtulduğuna şükür ediyordu.
O sırada satha çıkan Yüzbaşı Emrah ve Üsteğmen Uğur’da yanlarına gelmişlerdi.
Sonra Poyraz şaka yollu Sarp’a “Sen niye gelmedin beni kurtarmaya bakayım?” deyince, Sarp afallamış, ne diyeceğini bilememişti.
Sarp’ın imdadına da, Yüzbaşı Emrah yetişmiş, “Yok artık Poyraz, senin gibi bir adamı kurtarmak için Sarp’a ne gerek var? Onu bildiği için Sarp bir kısmı çocuk olmak üzere en az on, onbeş insanın hayatını kurtardı” Deyince Poyraz, bir kez daha oğluyla gurur duymuştu.
Bu arada, arama kurtarma çalışmaları için, birkaç Sahil Güvenlik botu ve telsiz görüşmelerinden haberi olan çoğunluğu balıkçı teknesi ve özel yatlardan da yardım için Kardak civarına gelenler olmuştu.
Dalgıçlar tüm cesetleri de toplamışlar ve yapılan sayımda maalesef onyedi kaçağın, hazin bir şekilde öldüğü, kalanlarında onaltı kaçaktan ibaret, hafif yaralı veya yara almadan kurtulanlar olduğu tespit edilmişti.
Yüzbaşı Emrah, Üsteğmen Şener’i yanına çağırarak, “Komşulardan haber var mı?” diye sordu. Üsteğmen Şener de bıyık altından sırıtarak “Komutanım daha siz telsizin mikrofonunu yerine koyduğunuz da arkalarına bile bakmadan çekip gittiler, denize dökülmekten pek hoşlanmıyorlar sanırım” dedi.
Kurtarma çalışmalarının bitmesi üzerine, Yüzbaşı Emrah, dönüş hazırlıklarına başlanması için gerekli emirleri vermek üzereydi.
Sarp “Komutanım bana onbeş dakika müsaade eder misiniz?” diyerek suya atladı.
Direk dedesinin batan teknesine, Mercana inerek, halen teknenin kıçındaki büyük Türk bayrağını takılı olduğu kısa aliminyum direği yerinden çözerek, satha çıktı. Kardak’a doğru yüzmeye başladı. Kayalıklara ulaştığında, Martı pisliklerine, acıyan, kesilen, sızlayan ayaklarına aldırmaksızın, en yüksek noktadaki kayalığa ulaştı.
Kayaların arasında bulduğu en uygun çatlağın birine bayrağın direğini sıkıca saplayıp, adacığa, ait olduğu Türk Bayrağının şanlı gölgesini düşürdü.
Poyraz bir kez daha Sarp ile gurur duymuştu. Çevredeki tekneler, bu sahne karşısında sirenlerini çalıyorlar ve Tüm sahil Güvenlik mürettebatı da rüzgar da dalgalanan Türk bayrağına Selam duruyorlardı.
Sarp, tekrar adacığın kıyısına gelmiş denize atlamıştı. Bota geri yüzerken Yüzbaşı Emrah güverte de Sarpı bekleyen Poyrazın yanına gelerek, “Oğlun ile ne kadar gurur duysan azdır Poyraz. Böyle bir evlat yetiştirdiğin için seni tebrik ederim. Neredeyse hiç kimse bu adalara bu bayrağı dikmeye cesaret edemedi.” diyerek sırtını sıvazladı.
Sarp Bota ulaştığında, Poyraz hemen Sarp’ı bağrına basmış, oğlu ile ne kadar gurur duyduğunu bir kez daha ifade etmek istemişti.
Yüzbaşı Emrah’ta Sarp’ı alnından öpüp “Aferin sana Sarp, kimsenin cesaret edemediğine sen cesaret ettin. Tebrik ediyorum seni” dedi.
Artık dönüş yolculuğu başlamıştı. Poyraz ve Sarp güverte de Teknenin battığını Murtaza Reise nasıl anlatacaklarının kritiğini yapıyor, aralarında “sen söyle, ben söylemem” şeklinde pazarlık ediyorlardı. Bu arada bottaki kaçaklardan biri avaz avaz bağırmaya başlamış, eliyle suyun üzerindeki bir noktayı işaret ediyordu. Bot mürettebatı da denizin üzerindeki cismi fark etmiş, Botun yönünü o tarafa yöneltmişti. Denizin üzerinde bir Zodyak tipi botta, kavga ederek, kürek çekmeye çalışan iki kişiyi fark ettiklerinde tüm kaçaklar bağırış çağırış bottakileri işaret edip kendi dillerinde ver yansın ediyorlardı.
Sahil Güvenlik Botu yanaşıp ta, Seyfi ile Engin’i tekneye alınca, Tüm kaçakları zapt etmek neredeyse imkansız bir hal almıştı.
Yüzbaşı Emrah, neler olduğunu hemen kavramış, Seyfi ile Engin’i gözaltına alarak, kaçakları da sakinleştirmişti.
Yapılan küçük sorguda, Engin, botun motoruna yeterli benzin koymayı unuttuğu için, dönüşe geçtikten 5 dakika sonra motor durmuş ve tüm olanlar boyunca bunlar kürek çekmeye çalışmışlardı.
Yüzbaşı Emrah, Poyraz’ın kulağına eğilerek “Bu zibidileri, burada şu zavallı insanların eline vermek var ya aslında, ama yapamıyoruz işte” deyiverdi. Ve sonra mürettebata tam yol ileri emri vererek, Turgut Reise doğru yol almaya başladılar.
Turgut reis gözükmüş ancak Sarp ile Poyraz, Mercan’ın battığını, Murtaza reise kimin söyleyeceği konusunda hala anlaşamamışlardı…………
__________________ Kerem Selçuk 1970
Yaşasın Balık Yemek |