Hazırlayan Ünsal SEZER "Çakal"
Fethiyeden Sualtı avcıları derneği kurucu üyelerinden İshak beyin daveti üzere İstanbuldan Selahattin, Gürkan ve ben 12 kasım akşamı Fethiyeye doğru yola koyulduk. Giderken Selahattinin direktifiyle Afyon üzerinden kamyonların yoğun olduğu berbat bir yoldan gittik; hesapta 100-150 km kısaymış!! Dönüşü İzmir üzerinden yapınca düzgün bir yoldan 20-30 km farkla rahatça döndük halbuki. Selo ile bir yere giderken yol tarifini, güzergah seçimini ona bırakmayın sakın.
Yola çıkmadan hava raporuna baktığımızda 3-5 lodos gibi görünüyordu. Sabah Fethiyeye vardığımızda sıfır rüzgar olduğunu görüp sevinmiştik. Ölüdenizide aşıp traktör yolundan aracı zarzor bir küçük vadi ve ucunda küçük sahili olan bir yere indirdik.
İshak bey, son 5 yıldır bu kampı 10 kasım sonrası kurup 1 yada 2 hafta adeta "Zıpkıncının Kırkpınarı" ortamını sağlıyormuş. Giderken yanımıza sadece biramızı, rakımızı, ekmegimizi, patates ve soğanımızı almıştık. 4 gün medeniyetten uzak olup avladığımız balıkları yiyecektik. Telefonumuzda çekmediğinden vadiye girmeden ailemizi arayıp 4 gün görüşemeyeceğimizi söyleyip telefonu kapadıktan sonra dış dünyadan tamamen soyutlandık.
İshak beyin bizi karşılamasıyla kampın ilk adımı başlamıştı. O ve yöreden iki arkadaşı 1 de Alman dedektif arkadaşı suya ilk dalışlarını yapmak üzereydiler. Bizide beklemeyi teklif ettiler ancak çadır kurma ve giyinme işimiz uzun sürer deyip onları yolladık suya. Aracı boşaltıp çadırımızıda hazır edince sıra botu şişirmeye geldi. Onuda hallettik ancak sıfır havada bile açıktan gelen solugan dalga nedeniyle suya girmekte zorlanıyor idik. Yani bu bölgede düz deniz için lodosun "L" si bile olmamalıydı. Buranın havası poyrazdı ancak kamp sonuna kadarda o havayı yakalıyamadık.
İshak bey ve arkadaşları koyun sağını tercih ettiklerinden bizde sola devam edip bottan atlayıp ayrıldık. Solugan suyun en güzel av veren balığı sargozdur. Buradada durum aynı idi; başladım sargoz toplamaya ancak çupralar azınlıkta idi. Sadece 1 kez 20 li bir sürü görüp 4 gün boyuncada birdaha rastlamadım. Kıyı taşlarında sargozları alınca gözüken yakın buruna doğru gitmeya başladım. Buruna yaklaştıkça eteklerinin 30 metre gibi com şekilde derinlikte olduğunu gördüm. Solugan dalgada kıyıya çarpıp 2-3 metre alanı köpük içinde bırakıyordu. Bu durumdan bazı avcı balıkların yararlandığını bilip. Buruna yaklaşırken olabildiğince yavaş, sessiz ve kontrollü ilerliyordum. Tam buruna vardığımda avcı balığı köpüklerin içinde farkettim. Balık beni görmeden zıpkını ona yöneltip garanti atış için 1 palet daha vurmam gerekiyordu. Çünkü yüzey suyu sallanırken doğru anda tetik boşaltmazsa 1 metreden dahi aptalca bir atış olabilirdi. 2 metre gibi mesafeye girdiğimde balık beni farketti ama onun için çok geçti artık. Galsamadan zıpkını yiyip başladı makarayı com uçuruma çekmeye. 10 metre kadar gitmesine izin verip sonrasında ipi tuttum. Şişten çıkarmadan balığı söndürüp dizgiyede takıp sonrasında şişten çıkardım. Bu boyda balıklarda kesinlikle bu sıralama uygulanmalı yoksa şişten çıkardıktan sonra dizgiye takmaya çalışırken elden kaçan balıkları çok duyduk.
İshak bey bu arada avını tamamlayıp büyük bir keyifle yöresel balıklardan 7,5 kg bir tane alıp kırkpınarın günlük şampiyonu olarak kıyıya çıkmış bizi bekliyor imiş. Kıyıdakilerede "Bunlar bugün sinarit çıkarmazsa günün şampiyonu benim" diye takılıyormuş. Nihayet botla dönüşe geçip sahile vardığımızda İshak beyde trofesini temizleyip akşam yemeğine hazır etmişti. Fakat oda ne bottan bir sinarit indiriyorlar. İshak beyde tatlı bir hüzünle rakınında o sinaritin görüntüsüyle yaptığı duble etkiyle gece boyunca 10 dakikada bir bana taktırır oldu.
Yaw İshak Senin balık bir numara takma bizim sinoyu desekte. İshak bey yok ben o balıktan her zaman vururum ancak kilo üstü sinarit henüz vuramamışken sen bunu bizim kafamıza çaktın deyip aradada takılıyorum bakma dediklerime diyordu.
Kampta devamlı akan dağ suyumuzu hem içecek su hemde dalış sonrası 24 saat yanan ağaç kütüklerinden oluşan ateşimizde ısınan su ile birleştirip banyo suyu olarak kullandık. Akşam oluncada ateşi canlandırıp aydınlıkta sağlıyorduk. Çünkü elektiriğimizde yoktu.
Balık taze iken inanın aralarında fiyatları gibi önemli fark yoktu. Akya etinin, bir sinarit yada lagosun etiyle arasında bir fark olmadığını 1 saatlik balıkları yiyerek gördük.
Kampta sadece zıpkıncılar değil İshakın ormancı arkadaşlarıda bulunuyordu. Bizler dalarken onlarda ateş için odunları sahiden toplayıp, salataları hazırlayıp, olta atıp vakit geçiriyorlardı. Akşama doğru biz balıkları çıkarıp giyinirkende vuduğumuz balıklar biz daha giyinmeden temizlenmiş olup balık en taze haliyle ızgara yada tavada yapılıyordu. Sonrasında ise ateş başında bir süre sohbetten sonra Selo gitara "ormancı" ile başlıyordu.
İkinci günde solugan dalga iyice artmıştı. Botu suya indirmek imkansızdı. İshak bey ve ekibi günü denize girmeden geçirmeye karar verdiler. Ancak biz onca yol tepmişiz girmeden olmaz deyip solugan dalganın biraz daha kesik olduğu kısımdan denize girmeye niyetlendik. Bu havada zıpkın elde kıyıdan giriş çok tehlikeliydi aslında çünkü elde malzeme tutarken kıyı taşlarına çarpma riski vardı. Bu yüzden önce ben tüfeksiz suya atladım; Gürkan ve Seloda benim tüfeği ve kendi tüfeklerini ban attıktan sonra onlarda suya girdiler. Ancak onlar "hafta sonu dalıcıları" olduklarından çabuk pes edip çıkmışlar. Yakın yerde yaptığım ilk agaşona birer kiloluk balıklardan oluşan akya sürüsü gelmişti. Öndekilerden birine nişan alıp arkasına bir tane daha hizalanınca bastım tetiğe ve 2 akya şişteydi. Sonrasında sargozlarla uğraşayım desemde kıyı soluganı çok olduğundan bulanıklık çoktu yanaşan sargoza ise sudaki hareketten dolayı tüfek çevirmek imkansızdı adeta. Uzunca bir mesafe katetsemde suda başka balık göremedim ve döndüm.
Üçüncü günde İshak, beraber avlanmayı ve av tekniklerini paylaşmayı teklif etti. Sinarit dalış merkezinin methini bilip gezer balık avının inceliklerini bilmek istiyordu. Onların uyguladığı av yöntemi ise daha çok taşaltı avcılığına dayanıyordu. Bu yüzden yanıma 115 ve 80 lik çift tüfek almıştım. İshakta bendeki 80 lik tüfeğe güvenip sadece uzun tüfek aldı yanına. Yöredeki orfozların bolluğunu gördükçe birkez daha Orfoz avı yasağını anlamakta zorluk çekmiştim.
İshak, bir ara taşta balık görüp benden 80 lik tüfeği istedi kendi tüfeğinide bana bıraktı. Elde 2 uzun tüfek olmuştu. Açığa doğru yaptığım ortasu agaşonuna yaklaşık 10 parça 4 er kilo akyaların geldiğini gördüm. Önce kendi tüfeğimle en yakındakinin kafaya yakın yaptığım atıştan sonra balık makarayı açarken diğer tüfeği sağ ele geçirip 1 tane daha balığa uzak diye ortasına bir atış yapıp yüzeye çıkmaya başladım bu arada her iki tüfeğin makarasıda çılıyordu. İlk vurduğum balık meraya göre yana çekerken diğeri açığa com uçuruma çekiyordu. Akya avında fazla tecrübem yoktu. Marmara avcısı olduğumda yılda biriki kez buralara geliyorduk ancak. Akyaların emsal boydaki levreğe göre 2-3 kat daha kuvvetli balık oldukları makara ipine yapılan baskıdan anlaşılıyordu. Bu arada İshakta yanıma gelmiş her iki tüfeğin makarası açık ve görüş alanında birşey olmadığını görünce şaşırmıştı. İlk tüfeğin ipini çekerken şişteki balığın kurtardığın gördüm. Akya avı acemiliğinden kafaya yakın yaptığım atış hayvanın solungaçtan geçip biraz çekiştirdikten sonra şiş kelebeğinden daha büyük boşluğa sahip olan solungaçtan balık çıkmıştı. Halbuki garanti diye attığımı sanıyordum. Bu dalıştaki kazandığım tecrübede bu oldu. Sıra diğerini çekmeye gelmişti. Ancak balık com uçuruma çekmişti ipi.
Derin bir dalış gerekiyordu. İshak yüzeyde beklerken iyice nefeslenip başladım ağır ağır inmeye. Balığa ulaştığımda dipte bir kaya eteğine dolanıp kaldığın gördüm. İpi kurtarıp hafif gerginlikle sağarak yukarı kadar çıkıp
balığı çekmiştim. Daha sonra İshak, yöresel taş balıkları için hangi taşlara bakılması gerektiğini gösterdi. Taşa bakma sitili mükemmeldi. Ancak dalış sonrasında taştaki balığın zaten orada beklediğini söyleyip öncelikle agaşon yapması gerekliliğini ve birbirlerine çok yakın yüzdüklerini belirtip taşaltı avını olmasada gezer balıkta birbirlerini bozduklarını anlattım. Onun bana öğrettikleriylede 5 metrede bile kum lagosunu görebilmiştim. Bu kadar yararlı paylaşımdan sonra karaya çıkıp hava kararmadan çadırımızı söküp botumuzuda toplayıp arabaya yerleştirdik ve sonkez ateş başında yemekten sonra balık ve kara avı anıları anlatılıp İlk şoförümüz Gürkan hariç içkilerimizi yudumlayıp saz ve gitar nağmeleriyle kampı tamamladık